“Cennet’te yaşamak üzere yaratılmıştık ve Cennet bizehizmet etmek için düzenlenmişti. Sonra yazgımız değiştirildi;Cennet’in yazgısında da bir değişiklik oldu mu, bu hiçbiryerde belirtilmiyor.”Franz Kafka
Söyleyin bana… Ne içi yaşıyoruz?
Topraktan yaratıldık yaratılmasına da, su kattılar çamurlaştık. Ateşe attılar sertleştik. Havayla dövdüler kuruduk, taş kesildik. Sonra üstümüze yaz(g)ılar kazıdılar. İnsanın doğası da yaratıldığı toprağın doğası gibi değil mi? Dört elementin habire evirip çevirdiği, dünyaya düşürdüğü varlıklar değil miyiz?
Beşeri insan yapan, onu geçmişi ve geleceği anlamlandırmaya iten “hakiki” beşinci elementi oluşturan moleküllerin başında yazmak gelir. Yazmak, tarihi icat ettirmiş, bugün yaşayan bir adam veya kadına, bundan yirmi ya da yirmi bin yıl önce neydik diye sordurmayı başarmıştır. Şöyle bir düşünseniz ya, meramını binlerce sayfaya döküp dünyaya saçanın da, aşkını isminin baş harfleriyle ağaç kabuklarına kazıyanların da ortak dilidir yazı. İnsan yazdığı andan itibaren “var” olmuş ve yazdığı sürece var olacak bir varlıktır.
Yazı sadece kağıda yazdığımız harfler değildir. Pek çok şeyin alfabesi vardır ve hepsi yazıdan doğar. Matematiğin alfabesi sayıları da, müziğin alfabesi notaları da ve hatta resmin alfabesi olan renkleri de yazının bir şubesi olarak tanımak ve anlamak daha kolaylaştırmaz mı hayatı?
Tarihi, var oluşu, anlam arayışını, kendini ifade edişi tanımlayan ve tamamlayan şey olmalıdır beşinci elementimiz. Dilimizden dökülenler uçup giderken, elimizden dökülüp bir arada anlam taşıyanlar kalır geriye. Sahi Sümerliler veya bugün belki de keşfedilmemiş bir öncülleri, okuduğumuz harfler anlamındaki yazıyı icat etmeselerdi, var olacaklar mıydı bugün bildiğimiz halleriyle?
Elbette bir varlık problemi değil konu. Muhakkak var olacaklardı ama var olduklarını bilmeyecekti kimse. Adları, sanları ile “Kengerralı” karabaşlı halk olmayacaktı kimsenin belleğinde. Sadece bir dönem çanak çömlek biriktirmiş insanlardan bahsediyor olacaktık onlardan bahsederken. Kim olduklarını bilmediğimiz onlarca halktan bahsederken onları var edemediğimiz gibi belleğimizde, onları da çözemeyecektik yazı olmasaydı.
Duvarlara kazınan hiyerogliflere resim yazısı dedik, çünkü doğrusu buydu, resmin hem kendisi yazıydı, hem de ifade ettiği şey yazının bir ürünüydü. Çünkü çağların ötesindeki insanlar mağara duvarlarından başlattıkları bu bezgin hayat koşturmacasını yan yana, alt alta, üst üste koydukları çizgilerle aktarmak istedi kendinden sonra geleceklere.
Topraktan yaratılan, su ile çamurlaşan, ateş ile sertleşen, hava ile kuruyan ve üzerinde yazılar/yazgılar olan tek şey insan değildi. Belki de Kengerralılar üstün bir bilinçle bu gerçeği kavradıklarından olsa gerek, kendi “karabaşlı” yazgılarını kendilerine en çok benzeyen nesnenin üzerine kaydetmek istediler. Kil tabletlere. Belki de bir tesadüftü bilinmez.
Tek bildiğim yazmanın anlam verdiği beşere. Ve düşününce evet anlam kazanması lazım hayatımızın. Beşeri insan yapmak için beşinci bir element lazım bize. Çünkü anlamak, yazmak ve bir ad kazanmak lazım. Bizden çok sonra geleceklere rehber olmak, hem geçmişte hem de gelecekte yaşayabilmek için.
Yine de geçmiş ve gelecekte yaşamak için, yazmak yeterli değil, zira yazmak beşinci elementin tek bir bileşeni, molekülü, atomu, ne derseniz işte. Nasıl ki suyu oluşturan iki hidrojen ve bir oksijen ise, beşinci elementi de oluşturan pek çok şey olmalı. Ancak bunun başlangıcının yazı olması bir tesadüf değil zira yazı aynı zamanda bir var olma sebebi. Hatta var olmamızın sebebi.
Levh-i Mahfuz’da yazılmamış hiçbir şeyin var olmadığına iman etmişseniz daha iyi kavrayabilirsiniz bunu. Yazı etrafınıza baktığınız her yerde ve her şeyde vardır. Yaratılmış veya kendiliğinden var olmuş olan insan dahi bir yazının ürünüdür. Gen haritalarınızı çıkaranlara sorun yaz(g)ınızı. Avuçlarınızı açıp, parmak izlerinize ve eşsizliklerine bakın. Kim bu kadar tafsilatlı bir şekilde bizi tarif eden?
İşte düşünün, başlangıcı yazı olan bu beşinci elementi. Bunun devamında yazıyı okumak var. İdrak etmek var. Var oğlu var. Muhakkak bir adı da var bu elementin ve lâkin herkesin kendisinin bulması gereken bir isim. Maddi anlamda var oluşumuzun yanında, sosyal anlamda var oluşumuzun da başlangıcı olan yazıdan bahsetmekte olduğum için çok da derinlere sürüklemeyeceğim sizi.
Ben “herkes de yazar olmasın kardeşim” diyenlerden değilim. Aksine herkes yazmalı. Kimi kalemle, kimi klavyeyle, kimi gözleri, kimi kalbi, kimi karakteriyle yazmalı. Dünyaya yazmak, var olmak için geldik. O yüzden var olmalı, yazmalıyız.
Yazmak yalın kat savaş. Kılıçları çalakalem cihangirlerin meydanlara döküldüğü, yazarak ördükleri kitaplardan, tabletlerden, taşlardan kalkanlarla kendilerini korudukları bir savaş. Elbet her eli kalem tutan bu savaşı hakkıyla veremeyecek. Cepheden dönen pek az olacak. Zira beşer, insan da olsa hata yapar. Ancak yaptığı hatalardan ders alamıyorsa, böğrüne saplanmış sözcüklere rağmen ayağa kalkıp savaşamıyorsa, yerden hiç kalkamayacak besbelli.
Hava kapalı, uğursuz bir karanlık çöküyor hepimizin üzerine. Siz de silahlanın! En sivri kalemlerle, en kavi kitaplarla. Çünkü çağın savaşı bilmek ve savaşabilmenin şartı yazmak. Kaydedin düşlerinizi, düşüncelerinizi, tarihi, gördüklerinizi ve dahi hayal ettiklerinizi. Dökülecek kan umudumuz ve zaferimiz anlamak olacak. Korkmayın yok olmaktan. Defalarca yok olup, var olduk zaten. Yazın, okuyun, idrak edin! Yeniden var olacağımız günler gelecek.
Topraktan yaratıldık yaratılmasına da, su kattılar çamurlaştık, ateşe attılar sertleştik, havayla dövdüler kuruduk. Çağın savaşını kazanmak için yazgınızı kendi ellerinizle kazıyın insan denen taşın, toprağın üstüne.
Daim olsun!



