Yüzüğün Kartallarla Götürülmemesi Problemi

Modern fantastik kurgunun miladı, zannımca pek az itirazla Tolkien olarak gösterilebilir. Onun en bilinen ve kendisine bunca şan şöhreti getiren üçlemesi olan Yüzüklerin Efendisi serisi, sadece bir roman değil; aynı zamanda yeni bir dünya, yeni bir algılayış, yeni bir modanın kapılarını aralamıştır okuyucusuna. O günden bugüne romanı sarmalayan hayran kitlesinin uğultusu bastırsa da, arada birkaç kişi bu romanın farklı mitolojilerin malzemesinden epey bir ekmek yediğini söylemekten imtina etmezler.

Söylenmesine söylenir pek çok şey ama fantastik kurgunun, pop kültürün farklı bir alt türü olarak şaha kalkışı altında söylenenlerin derinliğinin unutulduğu göz ardı ediliyor. Yine de burada bir roman incelemesi ve nelerin nerelerden aparıldığı, sembolizmin, alegorinin hangi köklerden doğduğunu tartışacak değilim. Öyle olsa bırakın Orta Dünyayı, sadece Yüzüklerin Efendisi için dahi yüzlerce yazı kaleme alınabilir.

Gelgelelim bu üçlemede anlatılan hikâye ile belki yazarının hedeflediği, belki hiç aklından bile geçirmediği, felsefi, teolojik pek çok bağlantı kuruluyor. Mahmud Shelton’ın Simya açısından baktığına, bizler Türk mitolojisi açısından bakabiliyoruz. Aslında oturup bunlardan bahsetmek varken, neden Yüzüklerin Efendisi serisinin hayranlarının en nefret ettiği soruya cevap aradığımı merak ediyor olabilirsiniz.

Hatta bazılarınız “ne yüzüğü”, “kartallar kim” minvalinde sorular soruyor bile olabilir. Panik yapmayın! Her ne kadar hayranları “böyle bir şey mümkün mü” diyerek şaşırsa da, dünya üzerinde Yüzüklerin Efendisi serisini okumamış yüz milyonlarca insan var. Bu insanlardan lisanımızı anlayabilecek olanlarına konuyu daha açık anlatmak için yazının ikinci girizgâhını yapmam da şart.

John Ronald Renuel Tolkien adlı İngiliz Dili Edebiyatı profesörü arkadaşın, boş bir sınav kâğıdı üzerine birkaç cümle çiziktirmesi ile başlayan, fantastik kurgu âlemindeki yeni evrenin oluşumunun en bilinen parçasıdır Yüzüklerin Efendisi serisi. Kurgu, insana benzeyen, koca ve kıllı ayakları olan bir fantastik kurgu karakterinin -ki kendi türüne bu evrende hobbit veya buçukluk da denmektedir- emmisi sayılabilecek hâmisinden yadigâr çok kuvvetli bir yüzüğün yine bu emmi tarafından kendisine emanet edilmesiyle başlar. Üç cilt süren maceralar, savaşlar, yolculuklar neticesinde bu yüzüğün yok edilmesi hikâyesini, bu uğurda çekilen çileleri anlatır.

Kartallar denilen varlıklar da, kurgu içerisinde günümüzdeki kartallara benzemekle birlikte ölçek olarak daha büyük, kuvvetli, kudretli yaratıklardır. Bunlar Orta Dünya evreninde sadece kritik anlarda peyda olurlar. Öyle anlardır ki, kurgunun esas karakterlerinin ölüm kalım anlarına tekabül eder arz-ı endam edişleri. Yani anlayacağınız bir kurtarma kaprisi söz konusudur.

İşte soru burada patlatılır: “Madem emmiden yadigâr bu kötü güç sahibi yüzüğün yok edilmesi lazım idi. Ne diye onca karaktere o kadar yol yürütüldü, savaştırıldı, öldürüldü, yaralandı. Bunun yerine bu kudretli kartallar yüzüğü alıp götürseler ve tek yok edilebileceği yer olan hüküm dağına atsalardı daha fena olmaz mıydı?”

Aslında bazı soruların yanıtsız bırakılması daha hayırlı; amma velâkin her defasında yanıtsız bırakılan bu soruya bir yanıtım var. Hem de en basitinden. Elbette zor yoldan giderek “aslında burada alegori ile kastedilen şudur, budur vs.dir”, “yazar şu metinlerin altına bunu sakladığı için olurdu veya olmazdı” gibi ifadelerle boğulmayı da tercih edebilirim. Ancak bazen en doğru cevap, en basit olandır.

Yüzüğü kartallarla götürdüler; çünkü yazarın bir hikâyeye ihtiyacı vardı. Yazar olabilmesi için, bir kitabı olması için, dilerse kısa, dilerse uzun bir hikâyeyi kaleme almış olmalıydı. Ve içten içe kendisini bulunmak isteyen kıymetli bir hazine olarak görebilecek bir yazarın kendi yazdığının kıymeti olması için, keşfedilmesi gerektiğini de düşünecek olursak, böyle pespaye ve kısa bir son, en fazla 3 sayfalık kısa bir öyküden başkası olmayacaktı. Evet, yazarın bir kurguya ihtiyacı vardı. Zira İş Kültür Yayınlarından taze çıkan Tolkien kitabının arka yüzünde de vurguladığı üzere “yazar kurguladığı dünyanın tanrısıydı!” Yazarın bir hikâyesi olmazsa, tanrısı olacağı bir dünya olmayacaktı.

Ancak bu cümlede bana ters gelen bir şey var. Belki de doğru kelimeler olmasına rağmen, yanlış dizilmiş bir cümle bu. “Tanrı, kurguladığı dünyanın yazarıdır” olmalı cümlenin doğrusu. Zira böyle düşündüğümde her yana dağılmış taşlar bir araya gelip megalitik ama bir o kadar da gizemli bir yapı inşa ediyor zihnimde. Tıpkı Puma Punku ya da Easter Adaları ya da Stonehenge’deki gibi bir yer. El Hâk, bütün bu bizi çevreleyen şeyin bir yazarı var. Kendisi hem kurgulamakta olduğu bu dünyanın tanrısı, hem de bütün yazıların sahibi.

Onca kalem sahibi, aslında bilmediğimiz şeyleri yazmıyor; ancak onları minimal kurgularının tanrısı kılan şey, asıl yazının ve hikâyenin sahibinden ya ilhamla, ya da bir tür bilinçle kavradıkları kurguyu ve de bilgiyi alegoriyle, sembolizmle, duygularla sarmalayıp bizlere yeniden sunmaları. Pek uzun zamandır düşünüyorum bu durumu. Yazılan pek çok metin, birbirine bir yerde bağlanıyor. Bir atıfla, bir benzetmeyle, bir işaretle ve aklıma gelmeyen pek çok bağ ile. Bütün yazılmış harflerin önünde sonunda ulaşabileceği bir “asıl”, bir “esas” var. Bütün sonradan olma sahte tanrılar, aslına ve tek olana yol açmak için vazifelerini tamamlayıp irtihal ediyor sanki.

Aslında “yüzüğün neden kartallarla götürülmediği” sorusu insan pratiğinde “madem hepimizin nereye gideceği şimdiden belli, o yüzden neden bu dünyada imtihan ediliyoruz?” sorusuyla aynı kökten geliyor. Eh bir cevap verdim. Bir kurguya ihtiyaç var. Kâinat, Evren, Hayat, Ölüm vs. denen tafsilatlı romanın içerisinde yer alan her bir karakterin cüzî bir hikâyesinin olması, kurgunun oturması ve küllün yani romanın tamamlanması için şart. Yazılmış olan, sen dâhil her şeyi alıyorsa içine, onu okumak, romanın sonunu tahmin etmeye çalışmak veya kendini kurgunun sürükleyiciliği, zevki ve/veya gerilimi, korkusuna bırakmak gerekmez mi?

Eee madem öyle ne diye uğraşıyoruz? Okumayız bu romanı olur biter diyorsanız, gidip de derdinizi, yüzüğü kartallarla götürmedikleri için Orta Dünyayı karış karış gezen Aragorn efendiye anlatın. Ya da anlatmayın sayın okur. Okumayın dilerseniz bu romanı ne çıkar. Zira sizler etrafınızı bir iğne deliği kadar boşluk bırakmaksızın sarmış olan bu romanı okumasanız da, okuyan, okuyacak birileri var ve romanın sonunda hikâyenin nasıl bittiğini sadece onlar biliyor olacaklar.

Dilerim okumak için sayfaları çevirenlerden olur(sun)uz!

*Ayarsız Dergi Aralık 2017 sayısında yayımlanmıştır.
*Daima Edebiyat: 14.06.2024 tarihinde tekrar yayınlanmıştır. 

En Çok Okunanlar

Diğer Başlıklar

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz