Benim Hainim Senin Hainini Döver

Aslına bakarsanız, son birkaç aydır üç kitap görseli dışında, bu kitaplardan tamamen bağımsız metinler okuyor gibi hissedebilirsiniz. Kendinizi kitap takdimi yapmadığım için bundan mahrum kalmış hissediyorsanız, lütfen hissetmeyin. Zira aynı frekansı yakalayabileceğimiz okurlarla ufak bir deney yapıyoruz sadece. Kaleme aldığım metinler, size görselini sunduğum kitapların muhtevalarını birleştirerek oluşturulmuş düşüncelerimi aktarmaktan ibaret.

Bu ay ise daha farklı bir şey yaparak, memleketimizin en önemli sorunlarından birisine dair pek çok argümanı sırtlayan Orhan Koloğlu’nun Hain’name adlı eseri ve Gaspıralı İsmail’in eserleri üzerinden bir şeyler söylemek istiyorum.

Zor zamanlardan geçiyoruz. Zor zamanlardan hep geçtik. İşin esası, Türk insanı için zor olmayan bir zaman dilimi; geçmiş, şimdi, gelecek hiç var oldu mu onu bile kestiremiyor insan. Sözün özü, Türkler için hayat her zaman zordu. Osmanlı yıkılış dönemi aydınları veya Selçuklu yıkılmaya yüz tuttuğunda onlara nasihat eden beyler, atalar; hadi daha da geri gidelim kardeşi Çiçi’ye saldırmak üzere olan Hohanyeh’nin etrafında kurultay olmuş kocamışlar kendi dönemlerinde bugünkü kadar umutsuz muydu bilinmez. Onların durumlarının zor olduğuna dair sadece tarihi vesikalardan çıkarımda bulunabiliyoruz. Velâkin çağımızda Türk insanının, toplumumuzun fertlerinin birbirlerine karşı takındığı tutum zaten zor olanı, daha da içinden çıkılmaz hâle getiriyor.

Toplumsal milli sporlarımızdan biri olan “birilerini hain ilan etme” maratonunda sınır tanımayışımız çok enteresan. Sadece Türk fikri ve siyasi hayatının yıllar içerisinde geçirdiği dönüşüme bakmak bile akıl sahibi insanları korkutuyor. Korkutmalı da!

Birlik duygusuna sahip olamayışımızın en önemli sebeplerinden birisidir, kendi gibi olmayanı ihanetle suçlamak. İşte Orhan Koloğlu’nun kitabı bu gerçeğe, -derin derin soluklanarak okumak kaydıyla- dikkatleri çekiyor. Kitaptaki verilere dayanarak aktarmayı planladığım görüşlerimden önce, bütün yargı ve ön yargılarınızı bir süreliğine gemlemenizi istirham ediyorum.

İhanet veya hainlik suçlaması; zamanın, mekânın, insanların geçirmekte olduğu değişkenliğe doğrudan bağlıdır. Elinizde, avucunuzda tutamayıp da sürekli kaydırdığınız bir sabun gibidir hain yaftası. Güncel hayatlarımızda, bazı güruhlar için yıllar önce cici olanın şimdi öcü olması garabeti sadece çağımıza has bir rahatsızlık da değil. Çağların ötesinden insanı yakalayan, ikircikli bir saçmalama hali bu.

Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerini yaşayarak Cumhuriyetin kuruluşuna tanıklık etmiş sıradan bir vatandaşın gözlerinden bakmayı deneyin hayata. İlk gençliğinde, Gök Sultan olan II. Abdülhamid veya Sultan Vahdettin’in dogmatik, doğal otorite ve efendi olduğu, hâkimiyetleri ve siyasetlerinin sorgulanamayacağı bir zaman diliminden neredeyse 20 yıl kadar sonra vatan ve bekanın düşmanı hainler olduğu bir zaman dilimini yaşayan bir insan olarak bakın. Aynı çağda yaşamış bir başka insanın, vatanın kurtulması için bütün ümitlerini bağladığı Mustafa Kemal Paşa’nın, Sultan tarafından vatan haini ilan edilişini ve bunu takip eden on yılın içinde tüm Türklerin Atası oluşuna şahit oluşuna da bakın.

Hadi bir başka gencin gözünden, güçten düşmüş Sultan yerine koskoca devleti kurtarmak için ayağa kalkmış Hürriyet Kahramanı Enver Paşa’nın, aradan yıllar geçtikten sonra, koskoca devleti bir hayal uğruna yıkan maceraperest bir hain olarak damgalandığını görmeye çalışın.

Hayatlarımız hep böyleydi. Durduğumuz yerden baktığımız insanlar, o muazzam sahte entelektüel tınıya sahip konjonktüre göre kâh kahraman, kâh hain oldular. Ne birine, ne diğerine hakkını teslim edebilmek noktasında hiçbir fikri faaliyet yürütme ihtiyacı hissetmediğimiz gibi taraf tutmayı tercih ettik. İşte “hain ilan etme” tam da bu yüzden milli sporumuz. Çünkü biz siyasette de, idarede de, devlet işlerinde de, bir futbol takımı, bir basketbol takımı, bir güreşçi, bir boksör tutar gibi bir taraf belleyip, etrafımızda olanları bir maçı, karşılaşmayı, mücadeleyi izler gibi izledik. Kendi kendimizle mücadelemiz dahi bu yüzden.

Demokrasi denen şeyin, siyasi tarihimizde, karşı tarafın yenilgisi ve mutlak ihaneti üzerine kurulmuş bir futbol ligi ismi olmaktan daha öteye gidebilmesi bu şartlar altında mümkün olabilir miydi? Peki ya sportif faaliyetlerinden dahi “şike şaibesi” bir türlü kaldırılamayan bir ülkenin, siyasi atmosferinde bu şaibelerden uzak kalabilmesi mümkün müydü? Her güruh kendi kahramanlarını yaratıyor ve yarıştırıyorken, aynı zamanda karşı tarafın hainlerini de yarıştırıyor değil miydi?

Hayatlarımızı garip bir heyulaya çeviren şey, bakış açılarımız. Gaspıralı İsmail’in “Dilde, fikirde, işte birlik” şiarını bir slogan olarak ezberliyoruz; ancak birlik olmak namına hiçbir fikrimiz olmadığına inanıyorum. Bizler, belki fütuhatın, cengin; belki de başka kültürleri kendi kültürümüzde eritirken gayri ihtiyari kazandığımız entrikaların etkisiyle sürekli olarak bir “düşman” ile mücadele etmek zorunda hisseden bir toplumuz.

Yeri geldiğinde kâfir Avrupa, yeri geldiğinde Almanya milli futbol takımı, yeri geldiğinde idol olarak benimsenen tarihi figürler olarak kendisini gösteriyor bu arızamız. Birlik olmak, her konuda aynı düşünmek demek değil oysa. Aynı düşmana karşı vuruşmak da değil. Birlik olmak, “ortaklaşa” hareket edilmesi gereken elzem konularda, zaman zaman o karara katılmasa dahi ortak kararı alabilmek, karara iştirak edebilmektir. Birlik olmak “asgari müşterekleri” olan toplulukların boynuna takılabilecek paha biçilemez bir gerdanlıktır. Birlik olmak, birbirinden hazzetmeyen insanların, ortak hayat kalitelerini yükseltmek için birlikte adım atabilme becerisidir.

Ve bunca zaman sonra, sözün asıl sahibinden farklı anlıyorsak kusuru bizim olmak kaydıyla birlik olmak “aynı dilde, ortak fikirde, aynı işte buluşabilmektir.” Ne ırktır insanı birlik olarak tutabilecek, ne de din. Farklı düşüncelere ve hayatlara sahip olsalar da; aynı dilden konuşamayan, ortak fikirde buluşamayan, aynı işi tamamlama gayreti olmayan toplumların tamamı Müslüman da olsa, tamamı genetik olarak yüzde bin beş yüz Türk de olsa birlik olması mümkün değildir.

Birlik olmayı başaramayan toplumların ise birbirleri ile buluşabilecekleri tek ortak payda ihanet ya da hainliktir.

*Ayarsız Dergi Ekim 2018 sayısında yayımlanmıştır.

En Çok Okunanlar

Diğer Başlıklar

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz