Hangi çağdaydık bu aralar? Post-truth[1] dedikleri gerçek ötesi mi yoksa postmodern çağda mı? Yoksa bu çağa da süslü başka bir isim vererek yeniden adlandırmayı da seçebiliriz. Esasında insanlık içinde bulunduğu ve bulunmadığı çağlara adlar vererek onu anlamaya çalışmıyor diye düşünüyorum. Bu sadece belirlemenin verdiği konformist bir yavşaklığın tezahürü olabilir. Zira türünün farklı örneklerinin, farklı çağlarda yaşamını sürdürdüğü yerde sadece kendileri adına oluşacak belirsizliği ortadan kaldırmak adına üretilmiş bir belirleme çabasından ileriye gitmemeli bu davranış. Aksi takdirde çağa post-truth dediklerinde hakikatin ötesine geçtiğini inanmalarından başka ellerinde sabit bir veri olduğunu sanmıyorum. Herkesin kendi gerçekliğini oluşturmayı, mevcut olan hakikati (elbette varsa) bulma zahmetinden kurtulmak adına kutsamasını da denkleme dâhil etmeli elbet.
Etrafında gördüğü her şeyi adlandırma çabası içerisinde olan bir varlık, aynı zamanda onu sınırlandırma çabasını da sırtına yüklemiş olmalıdır. Zira herkes yaşadığı hayatın Truman’ı olma iddiasında. Etraflarında olup biten her şey, onlar için var, onlar için gelişiyor. Olan biten her şey ya bir işaret ya doğrudan bireyin hayatına müdahale gibi algılanmazsa bu kompleksi nasıl inşa edebilirdi? Kendi gerçekliğini tek gerçeklik olarak algılayan bireyin “inancı” onu gerçekten de hakikatin ötesi(post-truth) çağına taşıyabilir. Ölçeğimizi bir miktar büyütüp, önce kendimize, sonra toplumumuza bakmayı deneyelim. Bir sonraki adımda ise dünyanın dışına çıkıp âlemi seyrederiz nasıl olsa.
Aslında akli melekelerini diğer türler üzerinde hâkimiyet elde etmek için kullanmaya başladığı çağdan beri insanın en büyük sorunu, kendisi ve hayatta kalma içgüdüsüdür. Bu içgüdü bireyin kendisinin hayatta kalması ile türünün hayatta kalması arasındaki çelişkiyi bin yıllar süren savaşlarında tetiklemiş ve teknolojinin de gelişmesiyle insan türünde bir tür kaygı oluşturmuştur. Bu kaygının tetiklediği sosyal becerilerimiz onu “beğenilme” olarak adlandırıp sınırlandırmamıza sebep olmuş galiba. Sorun şu ki, post-truth bir anlamıyla gerçek ötesi dediğimiz çağ, bundan iki bin yıl önce de gerçek ötesi şeylerin olabileceği, insanların kendi gerçekliklerini tüm hakikatlerin üzerinde tutuyor olma ihtimalini görmezden gelmekte. Hatta bütün adlandırmaların dayattığı sınırlandırmalar da öyle. Herhangi bir çağı, o çağda yaşamayan insanların adlandırıyor olmasının garabeti daha da büyük. İlk çağ diye adlandırılan çağdan çok daha önce insanların var olduğunu biliyorsak, bu çağ neyin ilkiydi? Bir grup entelektüel veya düşünürün dayattığı bu adlandırmalarla sınırlamaya çalıştığımız şey nedir? Korktuğumuz şeyin adı ne?
Bu anlayış, sözde arzu duyduğumuz gelişmemizin önündeki en büyük engellerden bir tanesi. Bundan beş bin yıl önce yaşamış bir uygarlığın günümüz uygarlığından gelişmiş olabileceğini düşünmek dahi yasak. Çünkü bizim gelişmiş olabilmemiz için geçmiştekilerin “ilkel” olması bir mecburiyet. Çünkü esasında gelişmemiş bir varlık olduğunu kabul edemeyecek, “bu ne bilimsizliktir” diyecek yadsınamaz bir çoğunluk var! Kendi gerçekliklerimizin, kolektif gerçekliğe uyum sağlaması, beğenilmenin bir alt kümesi olan “kabullenilmek” arzusu değilse nedir? Oysa bilgi çağında değil miydik? Peki, bütün bu bilimsizlik ve bilgisizliğin en çok ayyuka çıktığı çağın da bilgi çağı olması bir tesadüf olarak mı adlandırılmalı?
Bu satırların yazarı pek de âcizane olmayan bir çıkışla, adlandırılmaması gereken çağların hepsinin ortak özelliğinin, insanın kendisini dünyanın merkezine konumlaması olduğunu iddia etmektedir. Kendisi bilimle ilgileniyorsa bu çağ katiyetle bilgi çağı olmalıdır. Bilim kutsanmalı, bilim adamları bu kutsal yeni gayri dinin en kıdemli rahipleri olmalıdır. Eğer insan modern çağın sonrasında yaşadığına inanıyor ve metinlerini, dinlediği müzikleri, yaşantısını ona göre kurguluyorsa bu durumda postmodern çağda yaşıyor olmalıdır. Ona göre her şey kurgudur, yalandır veya daha önce çoktan yaşanmıştır. O sadece geçmişin, gelecekte yeniden tatbikine olanak sağlayan bir vasıtadır. Oysa her çağda o çağın ilerisinde ve gerisinde varlığını sürdürmeye devam eden türün diğer unsurları varken, bir çağı adlandırmakta “anlam” aramak saçma değil mi? Yazının başında da söyledim. Çağımızı değil kendi gayretimizi adlandırıyoruz belki de. Beğenilme kaygılarımızı, belirsizliklerimizi gidermeyi arzuluyoruz ad vererek.
Keskin bir dönüşle konuyu değiştiriyorum sanmayın; ama şu soruya cevap verelim. Neden insanlığın tek, ortak bir dili olduğuna dair kuvvetli delilleri varken, bu dil şimdi böylesi dallanıp budaklanarak ayrılmıştır? Aynı dili konuştuğunuzu düşündüğünüz insanlarla dahi anlaşamıyor olduğunuzu sıklıkla hissetmiyor, tecrübe etmiyor musunuz? Bireylerin, herhangi bir yabancı dili öğrenmekteki motomot mantığı altında yatan bir diğer husus aslında çok baskın olmayan “karşısındakini anlama” dürtüsünden ibaret. Velâkin tek başına bir dili biliyor ve konuşuyor olmak, o dilde anlatılan bir şeyi anlayabileceğiniz veya o dilde konuşan insanların duygu durumlarına nüfuz edebileceğiniz anlamına gelmez. Bir dili bilmek ve konuşmak, o dilde düşünebileceğiniz anlamına da gelmez. Ancak en kötü haliyle olsa da bu bir “çabadır”. Oysa insan bu çabayı dahi, türlü hamleyle ifsad edebilecek kapasitede bir varlıktır. Yabancı dil bilmek zamanla bir statüyü belirlemeye, eski belirsizliklerin etrafına yeni belirsizliklerle çit çekmeye dönüşmüştür.
Bu çabanın dışında gelişmekte gözükse de bağlantılı olan “beğenilme kaygımız” ise teknolojinin nimetleriyle birlikte en üst seviyelerine çıkmış durumda. Bilişim teknolojilerinin hızlanmasıyla inşa etmeyi başardığımız yeni sosyal becerilerimiz yeterince değilmişiz gibi hepimizi karaktersiz, kötü insanlar haline getirmekte. Temel kaygımız, attığımız adımın bile “ne güzel atılmış bir adım” denilerek beğenilmesi dürtüsüyle şekilleniyor. Bize dürüst olabilecek, hatalarımızı söyleyip gösterebilecek, kötülüğümüzü yüzümüze vurabilecek her olay ve her insandan kaçınıyor, daha da kötüsü kendi kaygımızı onların üzerine “beğenilmeme, dışlanma, aşağılanma, yaftalanma” kaygıları olarak boşaltmaya tenezzül ediyoruz.
Ne yazık ki medeniyette ayakta ve hayatta kalma mücadelemizin hülasası bu. Tanrısal bir gaf mı? Beğenilmeyi istemek var oluşumuzun temel kaygısı mı? Yoksa her çağda ve toplumda bir “erdem” olarak nitelenen dürüstlüğümüzün katledilişinin sevimsiz bahanelerinden biri mi? Birbirimize karşı dürüst olmalıyız. Ancak bu dürüstlüğü bile yukarıda anlamlandırmaya çalıştığım olumsuz kaygıların içerisinde yorumluyoruz. Birine karşı dürüst olmayı, bir takım tespitlerle onu yaralamak, aşağılamak, dışlamak zannediyor, kelime ve cümlelerimizi buna göre seçiyor ve her zaman olduğu gibi “anlamlandırmak” için değil kendi kaygılarımızı beslemek için buna başvuruyoruz. Dürüstlüğü bir can acıtma vasıtası, kendi beğenilme eşiğimizi yükseltme çıtası, kendi koyu karanlığımızı aydınlatmaya çalışan ışığın önündeki engelin hülasası olarak kullanıyoruz. Çünkü istiyoruz ki, dünya bizim etrafımızda dönsün. İstiyoruz ki mikro kozmos olalım. İstiyoruz ki herkes bizi beğensin ve hakkımızda hiç olumsuz bir şey söylemesin. Söylediğinde ise katı dürüstlüğümüzle onu bir güzel benzetelim.
İnsan sadece istiyor, hem de bireysel bir ütopyanın tam merkezinde bulunmayı. Oysa geleceği, yalanlarla örülmekte olan, dürüstlüğün -eğer gerçekten varsa- kendi gerçekliğini aşabilecek bir hakikatin önüne çekilmekte olan perde olduğunu fark edemediği bir distopyaya evriliyor.
İnsanlık her sabah, insan olma sınavından bütünlemelere kaldığı başarısız sınavlara uyanıyor ve tek derdi bu sınavı nasıl geçebileceğini bilmemesi. Sınavı yapan hocaya; evrene veya Tanrıya mı yakarıp yağcılık yapmalı, sınavının iyi geçtiğini düşündüğü insanlardan kopya çekerek kendisinin olmayan bir hakikat mi yaratmalı yoksa hangi sayfalardan sorumlu olduğunu bilmediği bu dünyayı tekrar tekrar okuyup çalışarak mı bu sınavı vermeli bilmiyor. O yüzden istiyor ki onu beğensinler. Çünkü biliyor ki, yalancıların elbiseleri göz alıcı olduğu kadar dikkat dağıtıcı. Bu yüzden de umut ediyor. Bu sınavı yapan her kimse, göz alıcı sahte gerçekliği onun dikkatini dağıtsın diye. Çünkü hakikat ancak böylece önce post-truth, sonra false-truth[2] olabilir.
Adlandırmanın bizleri belirsizlikten kurtarıp, saçma hayatlarımıza anlam kazandıracağına inanıyorsanız, bu defa adlama sırası bende olsun o zaman:
Hoş geldiniz “false-truth” çağına!



