Ben Sizden Değilim

Her kaza veya doğal afetle karşılaştığımızda, belirli bir noktaya kadar bu ‘doğal’ olaylara sebep olanların biz insanların eylemleri olduğunu unutuyoruz. Alınmamış önlemlere karşı sunduğumuz argümanlar, kıyamet, manyetik kayma, tanrının öfkesi oluyor. Aslında doğayı kirletmemizin, atmosferi delip geçmek için biteviye kimyasalları göğe salıp bırakışımızın, ekolojik sisteme adaptasyona değil onu mutasyona zorlamaya ivmelenen türümüzün hiçbir kabahati olmayacağını/olmadığını düşünüyoruz.

Binlerce yıl önce de, henüz böylesi zarar vermediğimiz tabiat anamız huzursuzlanır, oturduğu yerde sallanır, saçlarını savurup fırtınalar koparır, içi kalkar tuzlu suları dağlar boyu yükseltene kadar kusardı. Lâkin doğal seçilim denen şeyle eş zamanlı olarak, doğal öfkeye karşı tedbirlerini alıp hayatta kalmayı başaran insanlık, aldığı tedbirlerin yanı sıra dönüşmeyi başararak kendi evrimini durdurmuş hâldedir. Dünya çapında başımıza gelen felaketler artık doğaya uyum sağlamaya değil, doğayı kendine uymaya zorlayan tavrımıza üzerinde yaşadığımız yerkürenin cevabıdır.

Ne yazık ki, konuya ‘dünya çapında başımıza gelenler’ minvalinde yaklaşsak da, yaklaşmasak da ülkemizdekilerin felaketleri kolaycı bakışla ‘tanrı işi’ olarak adlandırması argümanı kuvvetleniyor. Başımıza gelen her şeyi görklü Tanrı’nın kararlarına bağlayarak hiçbir şeyde kendi kusurunu aramamak maharetine sahip olanların dışında, aynı güruhun farklı bir yansıması olarak kusuru sürekli karşı tarafta arayanlarla da bolca muhatabızdır. Onlara ilave olarak “tedbirler alınsaydı şöyle olurdu” kalıpçıları vardır ki bu güruh sadece anılan cümleyi telaffuz edip geri çekilmekle, konuya dair bütün sorumluluğundan kurtulduğuna inananlardan müteşekkildir. Kaldı ki, alınması beklenen tedbirler, önlemler, afetlere engel olabilecek çalışmaların düşük ranttan dolayı asıl muhatapların asla umurunda olmadığının bilincindedirler.

Tabii teknolojinin asosyalliği pompaladığı sanal mecralarda türemiş toplumsal bir sınıf daha var: Hesap soranlar. Hiçbir sosyal medya hesabı açmamış olsanız sizden haberdar dahi olmayacak insanlara sırf bir tanesine sahip olduğunuz için her gün; onların hayat görüşü, fikirleri, inançları, alışkanlıkları doğrultusunda kendinizi ispat edip aklamalı, hesap vermeli, cevap sunmalısınız. Çünkü bu insanlar yetkili mercii sendromu yaşayıp, bir açıklama yapılmaya değer insanlar olduklarını düşünüyor, adisyon kesip hesap soruyorlar. Gerçek bireysel etkileşime dayanan sosyal iletişimde, kişilik alanınızı ihlal edemeyecek, yüz yüze konuşmalarda sormaya, söylemeye, itham etmeye cesaret edemeyecekleri şeyleri, sosyal ağın geçirgen görünmezliği, anonimliği arkasına sığınarak dile getirmekten imtina etmiyorlar.

“Falanca haksızlığa niye sesini çıkarmıyorsun?”
“Filanca değerler aşağılanıyor nasıl susarsın?”

“Neden taraf değilsin?”
“A olurken sen nasıl B’den bahsedersin?”
“Sen nasıl böyle düşünebilirsin?”
“Profil fotoğrafında neden o var?”
“Geçen şunu niye paylaştın?”

Bu doymak bilmez hesap soruculuk, ahlakçılık, hakçılık, hizipçilik, kincilik, fişçilik sonu gelmez bir dilemmaya sokuyor herkesi. Bu soruları soran insanlara hangi hakka dayandığını sormak bile zulüm artık. Çünkü ya onlar gibi konuşmanızı ya da susmanızı istiyorlar. Vereceğimiz cevapların, sunacağımız sebeplerin peşinde değiller. Bir tür kontrol algoritması gibi davranmak zorunda hissediyorlar. Onlar sormak, yaftalamak, aşağılamak, ayrıştırmak için varlar. Bu insanları hesap sormaya iten şey de, içlerinde nefes aldıkları sanal sosyal sistemin “etiketleme” algoritması üstelik.

İnsanların anlayamadıkları, çözemedikleri, sınıflandıramadıkları şeyler olabilir. Bir noktaya kadar olmaması da lazımdır. Yani illa ki her şeyi anlamak, çözmek, sınıflandırmak zorunda olmamalıyız. Kalıplar, fikirler, düşünceler bir kaba sığmak zorunda değildir. Her kavram, söylem, cümle, inanç, düşünce bir etiket altında ifade edilmek zorunda değildir. Kapitalist reklamcı zihniyetle her şeyi bir kelimeye indirgemek zorunda değiliz esasen. Lâkin bu etiketle tanımlayamama rahatsızlığı; toplumların anlayamadığını, çözemediğini, sınıflandıramadığını itham etmesi hastalığına dönüşmüştür.

Çoğu insan bunun basit bir refleks olduğunu düşünse ve koşulsuz, karşılıksız olarak karşı taraftan beklese de normal şartlar altında saygı duymak üstün bir çaba gerektirir. Karşımızda bizim söylediklerimizden farklı şeyleri söyleyen, inandıklarımızdan farklı şeylere inanan, sevdiklerimizden farklı şeyleri seven insanların bu durumlarına saygı göstermek, onları anlamlandırmak, çözmek, sınıflandırmak zorunda olmayışımız, onları bu halleriyle kabullenmemiz saygı duymanın gereğidir. Eleştirdiğimiz indirgemecilikle sınanmamak kaydıyla “etiketlemek” ile “saygı duymak” fiilleri, hem failleri, hem de içerdikleri eylem bazında açıkça çelişmektedir.

Oysa memlekette bu işin matematiği son yıllarda daha farklı işlemektedir. Kafamızda soru işareti oluşturan insanları bireysel anlamda kabul etmek ve saygı duymak şöyle dursun, doğrudan yaftalama, sevmediğimiz bir grup, parti veya görüşün içerisinde onu eritmeye bayılıyoruz. Bu itham kültürüyle yurdumuza, ailemize, ulusumuza ait olanları korumakta gösterdiğimiz çaba ve erdemi, değerlerimize bağlılığımızı yani “hamiyetimizi” diri tuttuğumuzu zannediyoruz.

Velâkin itham ile hamiyet iç içe geçtiği zaman, ortada ne bir erdem ne de korunacak bir değer kalıyor. Zira bu karşılıklı itham kültürü yurdumuzu, ulusumuzu zaman zaman ailemizi çoğunlukla da kendi içimizde kendimizi bölmekten başka bir işe yaramıyor. Bu “ithamiyet” hâli sadece ve sadece kutuplaşma denilen meret ideolojik heyulayı besliyor. Kozalağı çamdan koparmak, onun çam ağacının parçası olduğu gerçeğini değiştirmez. Gerçek hamiyet, çam ağacını, kozalağı ve hatta o ağacın gölgesini dahi korumaktır.

Zira kâh doğup, kâh batan güneşin ışık ve sıcaklığıyla yansıttığı işgalden korunmak için en emin ve ferah yer, aynı zamanda yek bütünlüğü ifade eden çam ağacının, ailenin, vatanın, insanın gölgesidir. O gölgeye oturabilmek adına birbirimizi itham etmekten kaçınmak ve birbirimizi farklı farklı kozalaklar olarak kabul etmekse, çam ağacına boynumuzun borcudur.

Küresel çapta insana dair bir eksikliğin tezahürü de olabilir ancak özelinde memleketimizde, hiçbir insanın bırakın bir başkasının düşüncelerine saygı duymayı, muhatabına dahi saygısı yoktur. İnsanlar, özellikle sanal ortamların tesis ettiği imkânlara dayanarak, fikir beyan etmenin alabildiğine geniş özgürlüğü doğrultusunda muhakkak bir şeyler söylemiş olmak istiyor. Sosyal, toplumsal, bireysel bir fayda sağlamanın da ötesinde mânâsız bir tatmin girişiminden ibaret sözcükleri habire yazıp paylaşıyorlar.

Ne menem bir anlayıştır ki, adı paylaşım olsa da paylaşılanlardan başkalarının bir şey alabilmesi mümkün değil. Şeffaflaşmanın bu radde anlamını yitirdiği bir çağın geçmişte de var olduğunu kabul etmek mümkün değil. Zira California’da tuvalete girip bunu sosyal medya platformunda fotoğraflayıp paylaşan kişinin evinize, avucunuzda tuttuğunuz dikdörtgen nesnelerden girmesi kaçınılmaz durumda. Oysa bu her hâli mahremiyetten sıyrılmış şekilde paylaşmanın getirdiği şeffaflık anlayışı, sistematik duyarsızlığımızın temel sebeplerinden birisidir. Artık şaşırabilecek, tepki verebilecek kadar enerjimizin kalmayışı, bu enerjiyi her gün incir çekirdeğini doldurmaz paylaşımlarıyla boşaltanların, o çekirdekle birlikte zihinlerimizi de boşaltıyor olmasıdır.

En tepeden aşağıya gördüğümüz “aman bana ne” tavrı bir noktada “ben mi kurtaracağım” psikolojisine sokuyor çoğumuzu. Vicdanımızla veya bizi insan kılan her neyse, o özelliğiyle çelişmeye böyle başlıyoruz. Yapılması gerekenleri biliyoruz, söylüyoruz ama taşın altına elimizi koymuyoruz. Batsın dünya diyoruz. Kıyamet geldi zaten diyoruz. Manyetik ekseni kaymış dünyanın, güneş zaten batıdan doğacakmış, kıyamet alameti bunlar, yapacak bir şey yok diyoruz. Ama eylemlerimizle fikirlerimiz çelişiyor. Yaşama arzumuz, bir perde misali toplu yok oluşa dair beklentilerimiz tarafından gizleniyor. Fikirlerimizi değiştiriyoruz, eriyor, yok oluyor, kayboluyoruz. Lâkin kaybolurken dahi en büyük kalabalık biziz.

Maksadımız, hedefimiz yok. Sadece konuşuyor insan. Hep konuşuyor. Hepimiz konuşuyoruz. Yazarak üstelik. Çıkıp da sesimizi duyurduğumuz da yok. Sesi duyurmayı bile sosyal medyaya yazmaya, bir etiket altında toplaşmaya indirgedik. Kontrollü muhalefetin ne anlama geldiğini idrak edemeyecek kadar körüz, sağırız artık. Neden gerçekten sesini duyurmuyorsun desek “faydası mı var” cevabı alıyoruz. Haklı diyoruz. Ne yapıyoruz? Hep birlikte vakit öldürüyoruz. Eylemlerin işlevselliğini kaybettiği, eyleme yeltenenlerin anında tevkif edildiği, doğruyu yapmanın değil, doğruyu söylemenin kutsandığı bir çağda yaşadığımız için dahi kendimizi suçlayamıyoruz.

Hepimiz, kendimize yakın görüp, bize yakın konuşanların altına birer beğeni işareti veya kalpçik konduruyoruz. O kalp bile gerçek değil. “Aman umutsuzluğa kapılmayalım” diyenler çoğu zaman hitap ettiğini düşündüklerinden önce umutsuzluğa kapılmış durumda. Buna rağmen yazarak konuşmaya devam ediyoruz. Çünkü ummaya devam edebilsin diye diğerlerinin umutsuzluğa kapılmamasına ihtiyacımız var.

Herkesin birbirine ihtiyacı olup, birbirinden bu kadar gizliden gizliye nefret edişi yeni değil. Bu çağa has değil. Ama “bu da geçer” diye beklemekle geçiyor ömrümüz. Hep biz kipiyle konuşuyorum da, ben o bizden değilim. Hiç olmadım. Bu bir yazım, aktarım hilesi. Cümleleri içselleştirebilmeniz için kullanılan bir paravan. Madem hilelerimizden arınıyoruz, izin verin haykırayım:

Paylaşım ve iletilerinizle şehitleri kurtaramaz, haksızlıkları durduramaz, düzeni değiştiremezsiniz. Sadece bunu yapabileceğinize inanır, başkalarını da inandırır, mış gibi yapar, sorumluluk duygusundan kendinizi kurtarmış olursunuz. Kimse aynı şartlar altında paylaşım yapılan mecralarda bir başkasına hesap vermek zorunda değilken hesap sorarak muhataplarınızı düzeltemez, değiştiremez, iyileştiremezsiniz. Kaldı ki amacınızın bu olmadığı aşikâr. Kısa metinlerin başına kondurduğunuz etiketlerle konuyu özlü olarak anlatmış olmaz, basite indirgemiş olursunuz.

Sanal sosyal hayatınızın yalan oluş seviyesi, gerçek hayatlarınızınkinden az değil. Olmadığınız kişiler gibi gözükmeye çalışmanız hiç yeni değil. Bunlar muhakkak çağlar öncesinde farklı araçlarla yapılıyordu. Fakat şimdiki araçlarınızdan daha kullanışlı değildi hiçbiri. Yemediğiniz kurşunların, ölmediğiniz, yaralanmadığınız savaşların, dumanında boğulmadığınız yangınların, tatmadığınız acıların, kavramadığınız başarıların hakkında konuşmanızdan daha iğretisini göstermiştir tarih denen resmi kurgu. Lâkin tıpkı yaşamadıklarınıza dair duygularınızı aktarmaktaki sahteliğiniz gibi, savaşlar da, yangınlar da, acılar da sahte artık. Belki zihinlerinizden başka hiçbir yerde gerçekleşmiyor bile. Ancak siz zihinlerinize derç ettiklerinizi “paylaşım” adı altında bir takım “etiketler” vasıtasıyla kusmaya devam ettikçe, daha da gerçek olmayacak felaketler, acılar, haksızlıklar, hukuksuzluklar, insanlıktan çıkmışlıklar. Konforlu alanlarınızdan yaydığınız karmaşayla karanlıklardan ibaretsiniz siz. Olumsuzluklardan, onlara tepki veremeyecek hâle getirdiğiniz insanlardan sorumlu değilmişsiniz gibi hissediyorsunuz. Ama öylesiniz.

Aynı hücre yapısına sahip olmamız, aynı türe ait gözükmemiz hiçbir şeyi değiştirmiyor. Yüklenmediğiniz sahtekârlıkların sorumluluklarını bana yükleseniz de, bıçağı tutan ellerinize benim adımı koysanız da, toprağı eşeleyen kargaya bakıp öğrendiklerinizi bana ithaf etseniz de, dünyanın kötülüğüne karşı takındığım tutumu, kayıtsızlık, umursamazlık saysanız da değişmeyecek. Ben kabul ettim tüm ithamlarınızı, çünkü anladım ki sizin etiketleriniz anlatmaya yetmez bir insanı. Kayıtsızlığım, umursamazlığım varlığınıza dairdir. Partilerinizin, ideolojilerinizin, gruplarınızın, cemaatlerinizin, topluluklarınızın, kalıplarınızın, çokbilmiş sosyetelerinizin, kardeşliklerinizin, kimliklerinizin, algılarınızın mensubu değilim. Siz insan olsanız da, insan değilsiniz. Etten, kemikten gözükseniz de benden değilsiniz. Siz benden olabilirsiniz ama…

Ben sizden değilim.

En Çok Okunanlar

Diğer Başlıklar

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz