Her ne kadar çağın öğütücü dişleri arasında parçalanıp gidiyorsak da bir zamanlar insanlar haber alma özgürlüğü açısından çok daha iyi konumdaydı. Bana inanmıyor musunuz? O hâlde şöyle söylersem inancınızı pekiştirebilirim: “Dün bir arkadaşım aradı. Ona da arkadaşının eniştesi söylemiş. Bundan on beş yıl önce insanlar haber alma haklarını daha özgürce kullanabiliyormuş.”
Şimdi inandınız mı?
Muhakkak tebessüm ediyorsunuzdur. Velâkin Türkiye’de ve hatta dünyada haberleşmede en önemli argüman artık “bir arkadaş”. Salgın sürecinin insanları boğan havasında, görüntülü hiçbir delili olmayan, resmi evrakla, belgeyle iddiasını destekleyemeyen insanların whatsapp denilen iletişim zımbırtısı üzerinden birbirlerine gönderdiği ses kayıtlarında kendini daha çok gösteren “arkadaş” hep başrollerdeydi.
Bazen bir doktor, kimi zaman polis veya asker içerisinde gördüklerini aktarmak zorunda hisseden bir muhbir, kendini gizlemek isteyen bir siyasetçi veya bürokrat görünümlerinde hayatlarımıza giren arkadaşlar son dönemde mesleki çeşitlilik anlamında zirveye ulaştı. Örneğin kovid-19 salgınının dizginlenemediği yönünde beyanlarını sunmak isteyen bir sosyal medya insanı, “sanayici bir arkadaşından işittiği” şeyleri insanlara duyurmayı seçiyordu.
Toplum olarak bu arkadaşa çok uzak değiliz aslında. İletişim teknolojisinin gelişmesiyle çeşitlik ve renk kazanan, çoğunlukla da bilgi kirliliği yaratılmasına sebep olan bu lafzı, yıllar önce radyo ve televizyonlarda “ismini vermek istemeyen dinleyici/izleyici” olarak tanıyorduk. Kimi zaman da “adı açıklanamayan haber kaynağı” idiler. İkinci sınıfa girenler, hukuki süreçler söz konusu olduğunda anlaşılacağı üzere gerçekten içeriden kaynaklardı. Vaka bilgi çağında ilerledikçe bu kalıp yetmemeye, hayali arkadaşın iddialarını kuvvetlendirmek için soy bağları, hatta hiyerarşi yaratılmaya başlandı.
Misal; arkadaşımın kızının patronu yanındaki adama “batıyoruz” demiş, o adamın eniştesinin bir arkadaşı da bunu duyup arkadaşımın kızına söylemiş. Tıpkı ucu bucağı belli olmayan rivayet zincirlerini anımsatıyor insana. Üstelik bu akıl dışı tamlamaları veya herkesin en önemli haber kaynağı sayılan “arkadaşı” kullananlar arasında, topluma mâl olmuş ünlüler, siyasetçiler de var. Kaynağı olmayan haberleri servis etmenin alametifarikası olmuş tam anlamıyla.
Bilgi kirliliğinin tek sebebi bu lafızda yatmıyor elbette. Binlerce yıl öncesi insanları için bir anlam ifade etmese de modern toplumlarda “haber alma” anayasal bir hak olarak tanımlanıyor. Felsefi anlamda böyle bir hakkın varlığına yürekten inanmak istesem de başaramıyorum. Zira tıpkı düşünce özgürlüğü gibi toplumları şekillendiren normlarla kültürel ilerleyişin öznelliğinin, haber alma hakkını ölü doğmuş bir hak hâline getirdiği fikrindeyim. Ancak bireysel görüşlerin toplumsal hassasiyetler karşısında pek esamisi okunmadığından, haber alma hakkının tanımını yapmak, en azından sınırlarından bahsetmek gerektiği de bir mecburiyet hâlini alıyor.
Pek çok devletin anayasasında yer alan bu hak, bizim anayasamızın 26. maddesinde şöyle tanımlanmaktadır:
“Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar.”
Görüldüğü üzere vatandaşlar olarak uygulamada sık karşılaşamasak da böyle bir hakkımız var. Anılan hukuki durumu koruma altına almak uğruna ortaya çıkan “basın özgürlüğü” ilkesi de ayrı bir anayasal özgürlük olarak tanımlanıyor. Elbette içi boşaltılmış tanımların, haklar ve özgürlükler noktasında nasıl bir fayda sağladığını da tartışabiliriz. Ancak mevzubahis yazının konusu haber alış durumunun güncellenmesiyle doğrudan alakalı.
Bilişim teknolojilerinin gelişimi, genel medya anlayışımızı keskin ölçülerle değiştiriyor. Her ne kadar demokratik bir hukuk devleti olsak da, gazetecilerin tutuklanması, genel medya organlarının topyekûn el değiştirmesi, basın-yayın gücünün tekelleşmesi karşısında “haber alma” hakkımızın kaynağı olan gazeteler, televizyonlar ve aktüel dergiler işlevlerini yitiriyor, hatta çoktan yitirdi. Güncel gazete tirajlarına, televizyon reytinglerine baktığınızda sadece ideolojik taraf belirtmek için sahiplenilen organlar olmak dışında nesnel ölçütlerle haber alabilmek artık pek mümkün değil.
Sosyal medya ve internet ise her ne kadar seçim hakkı tanıyan, özgürlükçü yapılar gibi gözükse de aslında kutuplaşmayı, taraf bilinciyle haber alma motivasyonunu kamçılayan unsurlar. Hele ki sosyal medyanın kuruluş amacı sayılan, gündemden ziyade insanların birbirinden haberdar olması mantığını değiştirip, her kullanıcının kendisini muhabir, gazeteci, ajans ve dahi istihbaratçı sanmasına yol açtığı kakafonik gürültüsü biz fark etmesek de eski günleri bile aratacak cinsten.
Zira “bir arkadaş” fenomeninin bu kadar yayılmasının birincil müsebbibi sosyal medya. Bir şeyler duyuyorsunuz, doğru veya yanlış olup olmadığı konusunda yeterince düşünüyor ve düşünmüyorsunuz. Ancak insanları haberdar etmelisiniz. Zira basın-yayın organları artık bu işlevi yerine getiremiyor. Hemen haber metninizi yazıp, gazetecilerin “haber kaynağını gizlemesi” gibi belki de olmayan bir kaynaktan “bir arkadaştan” bültenler iletiyorsunuz. Günümüz haberciliğinin geldiği nokta yazık ki budur.
Evet, geçmişte de büyük medya gruplarının vatandaşların “haber alma” hakkını tatmin ederken taraflı olduğu asla göz ardı edilemeyecek bir gerçek. Bununla birlikte tarafsızlıklarından emin olmasanız da gazeteciliğinden emin olduğunuz insanların da olduğu o eski zaman dilimini tükettik. Kâh suikastlerle, kâh satın alınarak, kâh korkutularak ortadan kaldırılmak için yoğun mesai harcanan bu süreçte, en son hamleyi de taraf seçmenin mecburi olduğu bir kutuplaşmayı başta gazeteci ve televizyonculara dayatarak bu sürece geldik.
Herkesin haber sunucusu gibi davrandığı veya bilgi verme, düşüncelerini açıklama hürriyetini kullandığı iddiası altında toplumu terörize edebildiği bir ortamda haber alma hakkından bahsedilebilir mi? Daha doğrusu haber almak gerçekten bir hak olmalı mı? Haberdar olduğu şeyler sayesinde toplum düzenini medeni bir şekilde, kan dökmeden, ihtilal yapmadan, kavga etmeden değiştirebilmiş bir halk var mı? Bilginin yoktan yaratılabildiği, mitomaninin delicesine kuvvetlendiği, haberlerin fabrikasyon üretim safhasından geçtiği, filozofların hakikatin sonrasına geçtiğimiz konusunda tartıştığı, ortada gerçek namına hiçbir şey kalmadığı bir dönemde haber alma hakkınız olmuş, olmamış bir farkı var mı? Öğrendiğiniz her hususun doğrulanmaya muhtaç olduğu, haber teyit etmek için internet sitelerinin kurulduğu, teyit sitelerinin doğru teyit edip etmediğini teyit etmek için başka sitelerin kurulduğu sarmal bir kısır döngüde haber almama hakkını tartışmaya açsak daha iyi değil mi?
Elbette gündemi, politikayı, dünyada olup bitenleri öğrenmek, ufkunu genişletip kendini tatmin etmek için yorumlamak isteyen insanlar vardır. Lâkin bu imaları bir aptallaşma çağrısı olarak almayın lütfen. Yalanın, gerçeğin elbiselerini giyinip aramızda dolaşmaya yeni başlamadığı belli. İnsanlık tarihi eskiden de aynı mevzilerde ölüyordu. Geçmişten bu yana değişen bir şey olduğunu düşünmüyorum. Hatta geçmişin, tarihin dahi yeniden üretildiği, değiştirildiği, tahrif edilebildiği hakikati karşısında bir şeyden haberdar olduğumuzda, çoktan her şeyin olup bittiğini fark edemediğimizi düşünüyorum. Anlık açılan canlı yayınların, anında bilgi sahibi olmanın da yönetim şekillerinden bağımsız nihai durumu değiştirmediği konusunda belki de tek kişilik bir deliliği yaşıyorum.
Türkiye Cumhuriyeti tarihinin son on yıldaki en aşağılık kalkışmasına dair bilgileri resmi istihbarat kurumları yerine eniştelerden öğrenen erkin yönettiği ahalinin, “arkadaşımın bir arkadaşı şurada şöyle bir olay olduğunu, durumun çok kötü olduğunu söylüyor” minvalinde paylaşımlar yapması neden garip geliyor? Paylaşımların ardından sosyal medyanın haber dilinin yanlı ve yanlış bilgi vermeye dayalı, kötü niyetli bir oluşum olduğundan bahisle topyekün kapatma iradesi sergilemesi haberini aldığımızda yasanın çıkmasını engelleyebiliyor muyuz?
Basın özgürlüğünü idari ve hukuki tasarruflarla içinden çıkılmaz bir kör düğüme çevirenlerin; kontrolsüz, bilgi kirliliği yaratan, kaynaksız, mesnetsiz hatta zaman zaman ahlaksız habercilik anlayışından şikâyet etmesi zihnimizde belki de tahrif edilmiş olması muhtemel bir atasözünü seslendirmiyor: “Rüzgâr eken, fırtına biçer.”
Elhak sosyal medya ve kullanıcıları da sütten çıkmış ak kaşık değil. Her sosyal medya kullanıcısının sadece haber verme, düşünce ifade etme hürriyetini kullanan bir gazeteci, muhabir gibi hissetmesi normal değil. Üstelik kendilerini sadece fikir özgürlüğü kapsamında ifadelerini sunan bireyler olarak görmedikleri pek belli. Çoğunluğu yaşam becerileri akim kalmış bir kurtarıcı olarak imliyor kaderini. Gerçeği göstermek, komplo teorilerini ispat etmek, yalanlarını kabul ettirmek isteyen, kendini bilmem kaç karakterlik dijital mesih zanneden bir dolu zırvacının âhir zamanını yaşamaya benziyor sosyal medya paylaşımlarını okumak!
Her lanet güne saçma sapan sözcük öbekleriyle başlamak, dünyadan haberim olsun derken kendinden bîhaber cümle mahlûkata maruz kalmak da yormuyor kimseyi. Ne kaldıysa ruhunun karanlığında, parmak uçlarında uzanıp duran harflere basarak kusup çıkaran işte bu beşer, önümüze dökülen ise insanlığımızın kırıntıları değilse nedir?
Gam, kasvet, keder, acı, bulantı, nefret, öfke, tahrik, tahkir, azar, fecaat. Tüm ferasetimiz, aklımız, vicdanımız, ruhumuz bundan mı ibaret? Alın size sözde şikâyet edilen kontrollü muhalefet ve nihayetsiz muavenet. Ortaya çıkan; kendi pisliğini çomakla karıştıran, her şeyi bildiğini sanan, dünyadan habersiz bir velet. Daha fazlası değil yazık ki. Ergen, akim, yararsız ama etiketlerle dünyayı değiştirdiğine inanacak kadar saf, kontrolün anlamını bilemeyecek kadar kof, sistemin içinde her şekilde yutulan bir küf.
O küfü lafla dahi yürümeyen peynir gemilerine doldurup, sonradan görmelere “rokfor” diye ederinin beş katına satıp kıs kıs gülen dolandırıcılar ve dolandırıldığını asla kabul edemeyen görkemli kaybedenler tarafından daralıyor çemberimiz. Tuttuğunuz dal kırık, bastığınız yer yaş. Ortam loş, kandırılmak hoş, hakikat acı ama boş. Söylenen ve söylenecekler tesirsiz, susulanlar çoktan kalbimizi kararttı belki de. Maymun gibi yaz denilince yazıyor, sus denilince susuyor, duy denildiğinde duyuyoruz. Robot desen ona hakaret. Robotluğun dahi bir onuru var. En azından kendine kodlanan işi yapıyor. Alüminyum folyo giyinmiş maymun fıtratlı işsiz, kodsuz robotlara dönüşüyorlar.
Tutulan taraflar mı var? Ortak mefkûre mi yok? Bilim duruyor, dürüstlük yakıyor, makuliyet kanıyor, yalan büyüyor, gerçek ufalıp da cebimize giriyor; ama sizin tarafınızın bir bildiği mi var? Yoksa haberleri arkadaşınızın arkadaşının eniştesinden mi alıyorsunuz?
O halde herkesin tuttuğu kendine…
- Balta Dergi Eylül 2020 sayısında yayımlanmıştır.



