Zor günlerden geçiyoruz. Gülüp eğlenerek moral bulmamız gerektiği ancak aynı neşeyle hafife alınmaması gereken, önlemlere dikkat edilmesi, toplumun bireyi terk ettiği noktada bireyin topluma devlete, dünyaya karşı kendi önlemleriyle hayatta kalmaya çalıştığı bir dönemdeyiz. Herkesin Kovid-19 nam serseri virüs hakkında bir parça bir şeyler okuyup, anlamaya çalışarak uzmanlaştığı, tuzlu suların, kolonyaların, maskelerin, eldivenlerin, su ve sabunların, el yıkama tekniklerinin, insanların yüzüne hönkürmeden hapşurup öksürme tekniklerinin yeniden öğrenildiği tuhaf bir dönem.
Aslında bu yazıyı, salgın konusunda sürekli korku ve panik içerisinde bulunanların arasında olan siz okurları rahatlatmak için yazmak maksadıyla kaleme alıyordum. Lâkin düşündüm de rahatlamayın. Panik de yapmayın ancak bir miktar korkunun muhakkak gereken önlemleri almanız noktasında faydası olacaktır. Merak etmeyin bu günler de geçer diyerek birbirimizi teselli de edebiliriz. Ancak sandığımız geçiciliğin esamesi yok. Fakat sürekli paniği körükleyen, tıbbi verileri, toplum sağlığını, bireysel sağlığımızı tehdit eden verileri bir noktaya kadar öğrenmekle birlikte kalan bilgi kirliliğinden kurtulmamız da şart. Sorun çözme algoritmalarımızı yenilememiz, hayatın kendisi gibi bir döngü olan salgınlarla nasıl mücadele edileceğini öğrenmemiz elzem.
Paniğimizi neden durduramıyor, her yeni vaka sayısında daha da korkar hâle geliyoruz? Çünkü aslında sadece kovid-19 salgınıyla değil, gezegenin yüz bin yıldır süren başka bir salgının aktörleriyiz. HS-19 yani Homo Sapiens-19 virüsü diye adlandıralım mı kendimizi? Aslında insanın da bir çeşit virüs olduğu tezini günümüzde “misantropi” yani insandan nefret etme olgusuyla bir tutuyorlar. Oysa insanlığın davranış modellerini izlediğimizde insan-virüs benzerliğinin misantropik bir nefret dolayısıyla değil de bilimsel bir benzeşme sebebiyle makul bir benzetme olacağını düşünüyorum. Sonuçta bizler de “üretim faaliyetlerimiz” dâhil olmak üzere konakladığı yeri ve kaynaklarını tüketene kadar orada bulunan, bu tükenişin ardından başka konaklara ve kaynaklara yönelen varlıklarız. Bunu bir tedip değil de tespit olarak görmenin yaşamımızı sürdürmek adına önemli olduğu görüşündeyim. Zira kovid-19 nasıl her bünyeyi aynı şiddetle ölüme sürüklemiyorsa, bizlerin de arasında iyi huylu HS-19’lar var.
İnsana dair olumsuz bir bakış açısı olarak beliren bu hâl aslında modern çağ ve teknolojiyle tanışmamızdan çok öncelere dayanıyor. Binlerce yıl önce Tuşpa’nın güneyinde Urartu ordusunu yakalayabilmek için binlerce dönüme tekabül edebilecek ormanlarla kaplı dağları, baltalarıyla aşan Asurlular bir örnek olabilir. Tek amaçları Nairi ülkesini ele geçirmek olan Asur Krallığının bu uğurda ekosistemi değiştirecek bir tahribata girişmiş olması esasında bir “virüs” faaliyetidir. Tıpkı salgınlarla korkutucu hale gelen virüslerin, var olabilmek, varlıklarını devam ettirebilmek için kendi mikroskobik varlığıyla ters orantılı olacak şekilde, vücutlarımızda büyük çapta tahribata yol açmaya ihtiyacı olduğu gibi insanın da varlığını devam ettirebilmek için gezegenin kendi varlık dairesiyle kıyaslanmayacak ölçüde büyük bir alanında yıkım-tahribat gücünü kullanması gerekir.
Burada bahsedilen tahribatın, insandan insana olan kısmına hiç değinmiyorum. Zira toplama kampları, savaşlar, cinayetler, soykırımlar gibi cana karşı yapılan tahribat ve yıkımların dışında, mali, sosyal, psikolojik saldırıların, “insan” kavramının içini boşaltan durum ve davranışların yarattığı etkiden daha fazlasından bahsediyorum. Gündemimizde salgınlar, savaşlar, ekonomi, kapital, borçlar varken bir türlü görmek istemediğimiz yıkımdan, yok oluştan söz ediyorum.
Küresel ısınma diyerek de basite indirgeyecek değilim, lâkin tabiat anayla anlaşma şekli ona sürekli tecavüz etmek üzerine kurulmuş insana birinin, bir şeyin dur demesi gerekecekti. Douglas Adams’ın (42’nin lütfu üzerine olsun) Papağanlar, Evren ve Her Şey adlı videoda sarf ettiği çok güzel bir cümle vardı: “Dünyanın bizim için var olduğunu düşünürsek tam da yok ettiğimiz gibi onu yok etmeye devam ederiz. Çünkü ona zarar veremeyeceğimizi zannederiz.” Hakikatli bir cümle, dünyanın inancımız meşrebince bizler için yaratılmış bir konaklama mekânı, içinde yetişen bitki ve hayvanlarla bize sunulmuş, ona dilediğimizi yapabileceğimizi sandığımız bir hediye olduğu fikrinden vazgeçemeyişimizi yüzümüze vuruyor. Oysa çevreyi icat etme yeteneğiyle baskılayan, evrimi, doğal seçilimi duraklatabileceğine inanan HS-19 şu anda nasıl ortaya çıktığı belirlenemeyen bir virüs tarafından ciddi bir tehdit altında baskılanıyor. Peki, neden olabilir?
Küresel çapta sadece 1970 yılından bu yana hayvanların %60’ının neslini tükettik[1]. Yerkürenin varoluşundan bu zamana dek geçen süreyi, bir seneye sığdırmayı başarabilsek bütün bu katliamı saniyeler içerisinde yaptığımızı idrak edebilirdik. İnsanlık gezegen tarihinin yalnızca binde dörtlük (%0,004) kısmında var. Muhakkak ki gezegen pek çok felaket, afet, tahribat, yıkım geçirmiştir bu geniş sürede. Ancak gezegenin yenilenmek için bir kendini tahrip mekanizması geliştirdiğini düşünmek çok da saçma olmaz.
Bu noktada içinde bulunulan pandemiyi değerlendirirken karantina altındaki Çin ve İtalya’nın uzaydan çekilen son fotoğraflarına bakmak gerektiğini düşünüyorum. İsanların karantinada olmaları, fabrikaların çalışmaması, dışarıda fazla motorlu araç bulunmaması, tüketimin mecburen azaltılması ve sayılabilecek pek çok sebeple uzaydan çekilen fotoğraflar kıyaslandığında iki ülkenin belirli şehirlerinde bariz şekilde hava kirliliği azalmış durumda. Acaba bu bize tabiat ananın bizimle savaştığı verisini sunuyor olabilir mi?
Bitki örtüsünü yok ediyor, toprağı zehirliyor, denizleri kirletiyor, okyanusları çöple dolduruyor, biyosferi yok ediyoruz. Kovid-19 nasıl solunum sistemimize saldırıp bizi nefes almaktan mahrum bırakıyorsa, aslında aynısını çok uzun bir süredir gezegene yapan biziz. Güneş Sistemi içerisinde bilinen tek ve belki de koca evrende sayılı yaşanabilir gezegenlerden biri olan Dünyanın solunum sistemine saldırıyor, onun nefes almasını engelliyoruz. Aslında şu an iki farklı virüsün savaşına da tanıklık ediyoruz. Bir yandan kendi varoluşumuzu tehlikeye sokan Kovid-19’u yok etmeye çalışırken, onun insanlara saldırısının yarattığı korkunun gezegende bazı şeyleri mecburen düzeltmekte olduğunu görüyoruz.
Belki de artık durdurduğumuza inandığımız evrime uygun olarak hareket etmeli, tabiat anayla savaşmayı bırakarak, barış yaparak, gezegenin kaidelerine uyarak yaşamalıyız. Belki de gelişimimizin, evrimimizin geleceği yıkıcı, tahribata sebep olan tüketim odaklı teknolojimiz değil, doğaya, gezegene uyum sağlayarak tamamlayacağımız evrim olacak. Belki kendimizi dinozorlardan daha akıllı gördüğümüz için başımıza bir felaket gelmeyeceğini düşünerek, dünyanın bize sunulmuş bir hediye olduğuna inanarak zımnen “Tanrılık” iddiamızdan vazgeçmeliyiz.
Aklımız, hayatta kalma arzumuz, yıkıcılığımız bu salgından da kurtulacağımızı gösteriyor. Ama belki de ilk defa bunu gezegenle, doğayla, yok etmeye çalıştığımız türlerle, kendimizle barışarak, HS-19 olarak değil “insan” olarak yapmalıyız.
[1] https://www.inquisitr.com/5141480/humanity-has-wiped-out-60-percent-of-animal-life-since-1970-according-to-new-study/
- Porsuk Kültür Nisan 2020 sayısında yayımlanmıştır.



