Otomobil şüphesiz insanlık tarihinin en önemli ve faydalı icatlarından bir tanesidir. Tabii bunun adrenalini uç seviyelere çıkartmak için sürat amaçlı kullanışı keşfedilene kadar. Zamanla gelişen otomotiv sektörü ile birlikte artık firmalar insanlara konforlu bir adrenalin patlaması sunmaya başlamışlardır. Sinemanın direksiyona geçmesi ise bu sektörel gelişimle paralel bir şekilde gerçekleşir. Otomobiller hem tasarım, hem de gittikçe güçlenen motorları ve sahibine daha fazla sürat deneyimi yaşatmasının yanında, beyazperdede en sık görülen yardımcı oyuncular olmuştur. Sinema tarihinde aksiyon filmlerinin gittikçe yükselen bir reytinge sahip olması arabaların bu oyunculuk deneyimini de zorunlu kılar.
Otomobil, sürat ve sinema üçgeninden bahsetmek gerektiğinde akla gelen ilk isim Steve McQueen olmalıdır. Yarış tutkunu McQueen bu tutkusunu çektiği birkaç filmde de sergiler. Ölümünün bir sebebi olarak ise yanmaya karşı dayanıklı olması için asbestten imal edilen yarış ceketlerinin yol açtığı iddiası hala açıklık kazanamamıştır. McQueen’in rollerinde canlandırdığı karakteri birebir yaşayan James Dean’den ve Asi Gençlik’teki araba yarışından bahsetmezsek bu konu elbette eksik kalır. O dönemin dışarı vurduğu isyankâr ruh halinin en vücut bulmuş şekli gençler arası araba yarışları ve sürat tutkusudur. Ne yazık ki bu tutku Dean için sadece sinema setleriyle sınırlı kalmamış ve Porsche Spyder’ı ile yaptığı kaza sonucu sinema onu tıpkı McQueen gibi çok erken bir dönemde kaybetmiştir.
Dört tekerlekli canavarların elbette sadece sürat yeteneği veya güzel metal görünümleri sinema açısından yeterli değildir. Günlük hayatta gittikçe daha fazla statü belirten ve artık insanların olmazsa olmazı haline gelen otomobiller, sinemada da farklı planlarda kullanılmaya başlanır. Özellikle aksiyon ve macera filmlerinde araba takip sahnelerinin filme getirdiği ritim ve heyecan hesaba katılırsa bu aynı zamanda bir gereklilik halini de almıştır. Tabii yaratıcı yönetmenlerin elinde bu imkân daha da radikal seçimlere götürür bizi. Örneğin William Friedkin’in French Connection filminin ortasındaki takip sahnesini çekim için izin almadan çekmesi ve Gene Hackman’ın takibi boyunca arabanın arkasında elinde kamerasıyla oturmuş olması bizlere gerçek bir arabanın içinde takibe eşlik ediyormuşuz hissi verir.
İtalyan İşi’nin hem eski, hem de yeni versiyonlarında Mini Cooperların arz-ı endam ettiği sahneler sinemada arabanın rolünü gösteren bir diğer örnektir. Geniş otobanlarda heyecan verici şekilde seyirciyle baş başa bırakılan takip sahnelerine bir parantez açarsak Matrix Reloaded’ın General Motors sponsorluğunda araba parçalama yarışmasına çevirdiği o uzun otoban sahnesini hatırlayabiliriz. Otomobillerin sinemada boy gösterişinin ekonomik boyutu, hem yapımcılar hem de General Motors tarafından bangır bangır “Biz Matrix’e sponsor olduk” diye izleyicinin gözüne sokulmasıyla gözden kaçamaz hale gelir.
Kovalamaca sahnelerinde ise Bourne serilerinin bir çığır açtığı şüphesizdir. Bourne’un araba içerisindeki hâkimiyetini, vites geçişlerindeki sertliği ve arabanın manevra yeteneğini hissettiren hem iç, hem de dış kamera açılarıyla takibin heyecanına insanı kaptıran bu seride araba kullanımı yeni bir anlam kazanmıştır. Onca çarpışmaya ve kazaya rağmen tutarlı bir şekilde hayatta kalması da gerçekten sinemanın takdire şayan sahnelerinden biri olarak tarihe geçer.
Araba parçalama ve kaza diyorsak, Blues Brothers’ın yüzlerce polis arabasını olağandışı bir kazada harcadığı güzelim sahnelerini es geçemeyiz. Zincirleme bir kaza ile başlayıp Polis arabalarından müteşekkil bir tepeciğe dönüşen o meşhur sahneyi kim unutabilir. Zaten kendi arabalarının da eski bir polis arabasından bozma olması ve grubun karakteriyle birebir örtüşmesi de işin kaymağıdır.
Filmin karakterine uygun arabaya geçmek istediğimizde ise çok farklı yansımalarını görebiliriz. Nevi şahsına münhasır arabaların ilk ve en popüler örneği James Bond’un her seride farklı bir tasarımını kullandığı Aston Martin modelleridir. Aston Martin’e çekici bir popülerlik kazandırmasının yanında markanın dünya çapında yapamayacağı genişlikte reklamına da imkân sağlar. Otomobillerin büyük çoğunlukça statü göstergesi olarak görüldüğünü da hesaba katarsak, filme görsel katkıda bulunduğu kadar, sponsorluk vasıtasıyla büyük ekonomik girdileri beraberinde getirdiği gerçeğini kabullenmeliyiz.Yapımcıların filmi veya karakteri tamamlayan arabayı bulamaması durumunda ise işin içine hayal gücü girmeye başlar. Batman’ın yarasa yırtıcılığını tasarımında belli eden Bat mobil’i ve komple metal dış aksamıyla seyredenleri kendisine hayran bırakan Geleceğe Dönüş filminin Profesörü Emmett Brown’ın zaman yolculuğu imkânı sağlayan Delorean’ı sadece kendine özgü olmakla kalmaz, filme ve karaktere özgülüğü de bizlere gösterir. Bunların yanında ise Herbie tek başına başrol oynayarak sinemanın bu alandaki gücünü de gösterir. Tabii Herbie gibi kendi karakteri olan bir diğer araba da Türk seyircisinin 80’ler döneminin dizilerinde bağlandığı Kara Şimşek Kid’den başkası değildir.
Bunun dışında Taxi serisinde bizleri süratin sunduğu adrenalinle zevkten dört köşe hale getirip, akabinde suda ve havada gidebilecek bir Peugeot taksinin diğer otomobillerle(Mercedes, Evo) hem esprili diyaloglar hem de ana senaryo altında ki gizlenmiş öğeler eşliğinde mücadele edişini farklı bir kategoriye koyabiliriz.
Sinema sektörü ile otomotiv sektörünün el ele yoluna devam etmesiyle birlikte otomobil için çekilmiş filmleri de görebiliriz. Araba saplantısını anlatan kült film Vanishing Point hem araba fetişini hem de sinemalarda otomobilin kullanılışına dair çoğu öğeyi bir arada barındıran yegâne örnektir. Tabii bununla birlikte Jason Statham’la Taşıyıcı filmlerinde başrolü paylaşan BMW otomobilin yerini ayrı tutmamız lazım. Yarış parantezini açtığımızda ise bu konuda tüm dikkati üzerine çeken Hızlı ve Öfkeli serisi özel bir yere sahiptir. Sinema bu seriyle gaza sonuna kadar yüklenmeye başlar. Seriye hayranlığının nedeni, yasa dışı sokak yarışının son dönemde hem filmlerde, hem de bilgisayar oyunlarında tabiri caizse patlama yaratmasıdır. Hakeza, Tokyo Drift’teki sadece bir sahneyi çekmek için aynı arabadan üç tane parçalamayı göze alacak kadar otomobil ve sürat tutkunu bir yapım ekibinden bahsediyoruz. Filmi sinemada izleyenlerin kendi koltuklarında yarış sahnelerine reaksiyon göstermesi, filmin sadece etkileyici değil gerçekçi olduğunu da bize gösterir.
Otomobil, sadece yarış, sürat veya adrenalin sağladığı için değil, statü ve zenginlik göstergesi olduğu için de sinemanın vazgeçilmezlerinden olmaya devam edecek. Son dönemde bahsedebildiğim tüm örnekleri ile bize kendini gösteren, Hızlı Yarışçı ile hayali bir yarışı, Ölüm Yarışı ile de aksiyonun motorda harmanlanmış halini bize sunan sektör, bizleri motor sesinden uzunca bir süre daha mahrum etmeyeceğini gösteriyor. Tabii bu sürat tutkusunu beyazperde dışında ölüm yarışlarına çevirmediğimiz müddetçe.
*Bu yazı 2008 yılında Sinemalife.com dergisinde yayınlanmıştır.



