“Ayvaz gelir otağından, ballar akar dudağından”
Çok eski bir hatıramdır. Yükseköğrenim tahsili sırasında arkadaşlarla derse girmek yerine, sosyalliğin nimetlerinden faydalanmak amacıyla üniversitenin yerleşkesinde mukim belli başlı yeşillikler üzerinde yayılmakta idik. Birbirini henüz tanımış birkaç arkadaş görünümü altında sohbet ederken, neredeyse her ideolojik görüşten bir temsilcinin bulunduğu sohbet ortamında herkese birbirine tebliğ, propaganda veya her ne yapmak istiyorlar ise onu yapmakta idiler.
Bu arkadaşların ekseriyeti aynı şekilde “Efendim … şöyle der” “Yazar bilmemkimin kitabında da belirttiği üzere”, “Falanca hocanın söylediğine göre” kalıplı bir sürü cümle kurmaktayken, yanımda oturan bir arkadaşım o andan itibaren hayatımı değiştirecek olan bir cümle kurdu. “Ya arkadaşlar yemişim bilmemkimi, yazar … yı, hoca bilmemkimi, siz ne düşünüyorsunuz? Sizin bu konuda kendinize ait hiçbir fikriniz yok mu?”
İşin doğrusu bu cümleyi işittiğim anda benim de kendime ait bir fikrim olmadığını idrak etmeme karşın, Savaşçının Dokuz İlkesinden birisi olan manevra prensibindeki “şekilsizlik” mefhumunu içgüdüsel olarak benimseyip sessiz kalmayı tercih ettim. Bununla birlikte eksikliğimi gidermek adına hiç okumadığım kitapları, o zaman ki hayat görüşümle uzaktan yakından alakası olmayan ne kadar metin varsa, hepsinden bir şeyler kazanarak nev-i şahsına münhasır bir fikir oluşturmayı ve öyle bir insan olmayı hedefledim.
Bunu ne kadar başarıp başarmadığımın değerlendirmesini yapmayacağız bugün. Elbette tahmin edebileceğiniz üzere yine bir fikirle, bir davranış modeliyle ve bunun memleketi soktuğu halet-i ruhiyeyle bir sorunum var.
Ecnebilerin bir takım kişiler için kullandıkları “larger than life” denilen bir kalıp var. Larger than life yani en embesil çevirisi ile “Yaşamdan daha geniş, büyük” insanlar, kahramanların sahip oldukları niteliklere sahip, normal hayatın ve kalıpların dışında kalan, gerçek hayatta var olduklarını tahayyülde zorlanabileceğimiz insanları ifade ediyor. Hatta Mete Aksoy’un kitabına yaptığımız atfa devam edecek olursak, tam birer savaşçı olan bu insanlar, hayatlarında akışkan, şekilsiz, sıklet merkezi olan, nereye saldıracağını bilen en oğlu enler.
İşte bu insanların en büyük özelliklerinden birisi de “kendilerine ait bir fikirleri” olması. Sadece içerisinde daha sık gezindiğimiz sosyal mecralarda değil, her ideolojinin, her camianın, her topluluğun içerisinde nefes alan genci, yaşlısı, orta yaşlısı, yol başçısı, sürü artçısı bilcümle insanda olmayan bir meziyet bu.
Ne zaman dışarıda “kendi(!!!)” görüşlerini bir başkasına dayatmaya çalışan bir arkadaş görsem, eski fikir ve aksiyon adamlarından, yazarlardan, onların güçlü belagat ve fikirlerinden devşirilmekle birlikte yeni bir şeyler anlatmayan insanlar görüyorum. Cumhuriyet fikrini 1923-1938 arasında kalan argümanlarla savunan insanların, “üzerinden 1400 yıl geçtiği için dinde reformlardan” bahsettiği, aslında gerçek anti-emperyalistler bizlerdik diyen sağ tandanslı abilerle, gerçek vatansever bizdik diyen sol fraksiyonlarla ve bizim cemaatimize tabi olanlar ruz-ı mahşerde kendilerine sual edildiğinde “ben şu mezhebin, fanfinifinfon koluna mensubum” dediklerinde doğruda cennete gireceklerdir diyenler arasında hiçbir fark görmüyorum.
Daha da doğrusu ve acıklısı bugün hangi isim ve nam altında olursa olsun, bir ideoloji, bir mezhep, bir tarikat, bir topluluk, bir sivil toplum kuruluşu, bir örgüt vd. bunların hepsinin aynı annenin karnından çıkmış kardeşler olduğu fikrindeyim.
Bugün dünya tarafından tanınmış ve epey geçmişte kalmış olmakla birlikte adlarını şu an zikretmediğim geçmişin insanları dışında “larger than life” olduğunu düşündüğünüz kimler var? Bu soruyu okurken bazı okurların kafasında oluşturdukları örnekleri görebiliyorum ve hepsine peşin hükümlü ve ön yargılı bir şekilde “hayır” diyorum.
İster 1000 yıllık devletin devamı, isterse yüz yılına erişmeye çalışan taze cumhuriyet olarak bakın. Bugün tüm dünyaya ideolojik, etnik, siyasi, dini kıstaslar dışında bir şeyler anlatma kapasitesine sahip olabilen kaç vatandaşımız var?
Örneğin herhangi bir ayrıştırma veya proje sonucuna tabi olmaksızın, tüm dünyanın kabul ettiği bir Türk romanı, kurgusu veya yazarı var mı?
Teşbihte hata olmaz ancak bizlerin başkasından araklanmamış kendi dili, üslubu ve kurgusu olan bir Stephen King’i, Dostoyevski’si, Victor Hugo’su var mı? Hadi görsel sanatlara geçelim. Tüm dünya sinemalarının filmlerinde oynatmak isteyebileceği bir aktör veya aktrisimiz var mı? Ya da dünyanın en ünlü oyuncularının çalışmak için kendilerini yiyip bitirebileceği bir yönetmenimiz? Recep İvedik ve Fetih 1453 filmlerini aynı potada eritebilen “geçici çok satışların” dışında bir yapımcımız var mı sinemaya yeni bir soluk getirebilecek, önceliği para kazanmak veya sömürmek olmayacak?
Ecnebiler kendi meramını; vurucu, altı dolu, sağlam kurgulu hikayeler ve inanılmaz görüntü efektleri ile harmanlayarak ülkemize dizi ve film olarak pazarlarken, yerli ve milli dizi/filmlerimiz ya onların dizilerinin kötü kopyaları ya da bir erkek ve kadının birbirine 3.5 dakika gerilim dolu bir müzik eşliğinde baktığı “ihanet, entrika, aşk, cinsellik, kadına şiddet, erkeğe şiddet, çocuğa şiddet” temalarıyla bir örüntü oluşturmuş hipnoz metaları.
Elbette gurur duymalıyız. Dizilerimizi tüm Orta Doğu ve Balkan ülkeleri alıyor ve izliyor. Velâkin unutuyoruz, tüm dünyaya “Brezilya dizileri” servis edilirken, Brezilya’nın servis edildiği ülkelerin ne kadar gerisinde bir ülke olduğunu.
Yahu devleti müstesna tutalım; herhangi bir müteşebbisimiz başkasının kalıbını satın alarak “yerli!” otomobili üretip, İstanbul’dan Sofya’ya gönderemezken, Elin oğlu (veya Elon oğlu da olabilir) Mars’a kendi otomobilini gönderiyor, bu da mı gol değil? Bugün elimizde “Aziz Sancar” dışında ne kaldı? Klasik müzik diye bildiğimiz Orta Avrupa müziğini dünyaya mâl eden Mozart’a karşılık, Türk müziğini dünyaya mâl edecek bir sanatkârımız var mı? Tüm dünyanın kulağının aşina olduğu bir eser, bir senfoni, bir beste, bir şarkı?
Alınmaca, gücenmece yok arkadaşlar. Hâlen ideolojik dar kalıplara sığınarak büyük adam olmuş bazı meşhur vefat etmiş isimlerin söylev ve görüşlerini tekrar etmekten başka bir fikir üretmiyoruz. Daha iyisini yazamadığımız müddetçe bin yıl daha kendi görüşümüze göre kim hoşumuza gidiyorsa onun ne kadar iyi bir romancı olduğunu ama kıymet görmediğini tartışabiliriz. Sadece kendi arka bahçesinde top oynayan bir çocuğun, dünya düzeni hakkında yeni bir şeyler söyleyebilmesi mümkün değildir.
Bu ülkede ciddi bir tahakküm var. Yeni bir şeyler söylemeye, kendi fikirlerini dillendirmeye, eski fikirleri eleştirme cüretini göstermeye çalışanları; ölmüş büyüklerin sözleri, fikirleri ve aksiyonları ile yıldırma, susturma, geri adım attırma tahakkümü bu.
Esaretin Bedeli isimli meşhur filmde “hapishane tarafından kurumsallaştırıldığını” düşünen bir mahkûm, devletin şartlı salınma sırasında ikamet etsin diye ona sağladığı tek göz odanın, ahşap kolonuna “Brooks was here” yani “Brooks buradaydı” yazarak kendisini asar. Aynı yere gelen “Red” karakteri ise “So was Red” yani “Red de buradaydı” yazar ama intihar etmek yerine başka bir yaşamı seçer.
Ülkemizi şartlı salıverilmişlerin ikamet ettirildiği o eve benzetiyorum ben. Bazıları zamanında inşasına da katkıda bulundukları o evin ahşap kolonuna “I was here” yazmadan evvel bu tahakkümleri yok etmişler. Bense çok önceleri sandalyemi çekip, ülkenin çürümekte olan o ahşap kolonuna “So was Tamer” yazıp başka bir yaşamı seçtim. Çünkü bu ülkenin ihtiyacı olan şeyler hepi topu yarım asırlık ömrü olan sözleri sürekli tekrar etmek değil, yeni bir şeyler söyleyebilmek! Çünkü bu ülkeyi tahakkümlerden kurtarmak isteyen, hayatın kendisinden çok daha geniş fikirlere ve bu fikirleri eyleme dökebilecek akla sahip, yeni şeyler söyleyebilecek ayvaz insanlar olduğunu biliyorum.
Çünkü kendi fikirlerim var!



