Açıkçası peşinde getirdiği onca siyasi ve ideolojik tartışmanın ortasında belgeseli sinema açısından inceleyen çok az ses oldu. Öyle ki, bir anda bütün belgesel Atatürk tartışmasına kurban edildi. Anlaşılan çoğu insan ilkokulda zihinlerine ekilen insanüstü kimliğin; aslında hepimiz gibi etten, kemikten bir insan olmasına epey içerlemiş. Ancak ben belgeseli özensiz ve sübjektif bulduğum için içerliyorum. İlk olarak, beni belgesele çeken, fragmanda bolca gösterilen filmi andıran sahnelerin toplamı 20 dakikayı geçmiyor. Bu yüzden artık kabak tadı veren ardı sıra Atatürk resimleri ve tarihi vesikaların geçip durduğu benzerlerinden ayrılamayan bir belgeselle baş başa kalıyorsunuz. Her 10 Kasım’da Atatürk’ün ölümüne ağlama ritüellerinden kurtulamayan bir neslin çocukları olarak dramatize edilmiş Atatürk belgeselleri izlemek beni ziyadesiyle hırpalıyorken, birde bunun ortasına yaftalama mantığı güden eleştirileri takip etmek, bir Atatürk filmi beklemekten de beni soğutuyor.
Can Dündar, birçok kişinin zihnindeki tabuları yıkmakla beraber, farklı bir tabu yaratmanın eşiğine gelmiş. Bir canlı yayında Atatürk’ü tanrısallaştıran kesimden şikayet eden Dündar, kendisinin ona atadığı kutsiyeti fark edememiş. Belgeselin henüz başlarından itibaren Atatürk’ün yüzünü ya flu görüyor, ya hiç görmüyor ya da gölgesini izliyoruz. Bu da bana İslam temalı filmlerde kutsal şahsiyetlerin yüzünün gösterilmemesini anımsatıyor. Halbuki bu konuda da Atatürk’ü konu eden belgesel ve filmlerde bu tabuların yıkıldığı hatta oyuncuların Atatürk rolü oynamak için keçi sakalından bile taviz vermediği bir döneme girdiğimizi sanıyordum.
Sinematografik olarak bakıldığında bazı sahnelerde müzik ve anlatım olmaksızın on – on beş saniye bir resme bakakalıyorsunuz. Bu ara donukluklar akıcılığı yok ettiği gibi, insanda anlamını bilmediği bir beklenti doğuruyor. Sadece bu donukluklar olmasa dahi konunun akıcılığı birçok yerde sekteye uğruyor. Örneğin bir Madam Corille örneği var ki hakkında bilgimiz olmaksızın bir yerde ortaya çıkıp, birden kayboluyor. Kronolojik ilerleyişte buna benzer bir sürü çöküntü anı var ve izleyici olarak olayların veya kişilerin akıbetini tam çözemeden başka bir çözümsüzlüğe yol alıyorsunuz. Üstelik bu kısa ve belirsiz dipnotlar bir biyografiyi çekici kılacak devamlılık ilkesini zedeliyor. Zaten başladığı belirsizlikle de bitiyor belgesel.
Siyasi demeçlerin, insani yönleri anlatılan bir liderin hayatında ki en insani unsurlar olduğunu unutuyoruz. En azından tartışmalar bunu gösteriyor. Fakat, Atatürk gibi toplumu birleştirici özelliği olan bir liderin her konuda ve fikirde söylemiş olduğu birçok sözcük olduğunu bilmemek gaflettir. Eğer onun en insani yönünü göstermeniz gerekirse, mevcut siyasi ortamın gerektirdiği söylemlerinin aksine fiillerde bulunduğunu ve bunların sebeplerini de açıkça belirtmeniz gerekir. Havada bırakmak demek bir grubun belgesel konusu şahsı –ki hele bu ülkemizin kurucusu Atatürk ise- yanlış tanımasına yol açar. Zira, bir lideri siyasi demeçleriyle incelerken objektif davranmak şahsi kanaatimce bir belgeselci için yükümlülük ve zorunluluktur. Buna rağmen Can Dündar belgeselinin şahsi bir Atatürk yorumu olduğunu, yani kendi Atatürk’ünü anlattığını belirtiyor. Bu durum kaynaklardan, fotoğraf seçimine, kullanılan demeçlerden, anlatım diline kadar zaten yoğun bir şekilde kendini hissettiriyor. Bundan on beş yıl öncesinden kalan her kesimin kendisine mal ettiği farklı bir Atatürk portresi tabusunu yıkması gereken, en azından o samimiyette olduğunu iddia eden bir belgeselde bu derece sübjektiflik ve tarafgirlik insana; bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu dedirtiyor.
Atatürk’ün özel hayatını başkalarına tanıtmak amacıyla belgesel çekmekle, hayatını deşelemek arasında ince bir fark var olduğunu da unutuyoruz. Milleti için uykusuz geceler geçiren, cephelerde hem düşmanla hem de hastalıklarla boğuşan bir insanın içkisini ve zevkini hala ve inatla tartışmak büyük garabettir. İçki ve tütün kullandığını zaten bildiğimiz bir liderin bu durumunu belgesel belgesel, bölüm bölüm deşelemenin de “Mustafa”yı anlamak adına bize bir şey katmayacağını ne zaman anlayacağız merak ediyorum.
Film adına en olumlu eleştiriyi müzikler için yapabiliriz. Goran Bregovic kendinden beklenenden fazlasını yapmış ve gerçekten etkileyici eserler vücuda getirmiş. Yalnız bu müziklerin belgesel içerisinde efektif kullanımı konusunda aynı şeyi söyleyemeyiz. Güzel bir fon müziği ile geçmesi gereken birkaç yerde sessizliğe mahkum oluyoruz.
Sonuç olarak “Mustafa” güzel müzikleri olan, dram unsurlarının sıkıcı yoğunlukta olduğu, samimiyetten uzak sübjektiflikte bir yapım olmuş. Bir iki farklı noktada verilen kısa bilgiler haricinde Atatürk’ün hayatı hakkında yeni ve farklı bir şey de bulamıyorsunuz. Tartışmaların ve tarafların sayesinde popülist bir çevreye hitap eden, ne yazık ki “bir tarafın” savunduğu bir belgesel haline de gelmiş durumda. Belgeselden çıktıktan sonra şöyle bir düşündüm de, Mustafa hakkında hiçbir şey bulamadım; ama Can Dündar’ı çok iyi tanıdım ve anladım. Tüm bunların arasında ise beni son derece üzen ve hırpalayan sinemanın tekrar bayatlamış tartışmalara alet edilişi oldu.
* Bu yazı e-dergi olarak çıkan Sinemalife Ekim 2008 sayısında film kritiği olarak kaleme alınmıştır.



