Yeni bir dil, yeni bir anlayış, yeni bir sistem getirilebilir mi? Yeni sanıldığı gibi her zaman iyi midir? Yoksa aslında biteviye güncellediğimiz eskiyi yeni mi sanmaktayız? Yeni gerçekten yeni midir? Bu ve bunun gibi sorulara herkesin kendi meşrebince verebileceği cevaplar vardır. Mamafih içinde bulunduğumuz dünyada sistemler yenilenmez ancak güncellenir. İşbu hâlin en sakil ve sık kullanılan örneklerinden biri “köleliğin” statü değiştirmiş olarak sıkça karşımıza çıkmaktadır. Toplumsal hayatımıza tevarüs eden efendi-köle ilişkisi sadece maddi zincirlerinden kurtulmuş gibi gözükmektedir. Hakikatte bu ilişki sadece güncellenmiş bir durumdadır.
Sistem, dilimizde “düzen” kelimesiyle karşılanmaktadır. Tam da bu sebeple sistemi değiştirmek, aynı zamanda düzeni değiştirmek anlamına gelir. Türkçenin bir lütfu ya da laneti olup olmadığı konusunda ayrıca bir yazı yazılabilecek olsa da sistemin bireye dayatmakta olduğu şeyler eril argoda karşılığını bulmuş ve sistem aynı zamanda bireyi cinsel ilişkide edilgen konuma gelen kadınla eşleştirmiştir.
Eril tahakkümler üzerinde yükselen fikriyatımızda, bize ahlak diye dayatılan kavramın karşısında anlatımı ayıp, terbiyesiz, ahlaksız sayılan bir örneklemle daha iyi anlayabilir miyiz yeniyi? Ataerkil toplum, cinsel ilişkide kadının konumunu sistemin karşısında duran bireyle eşleştirdiğinde düzenin, idarenin, yönetimin bütün fiilleri cinsel ilişkideki etken konuma tekabül ederken bireyin, vatandaşın, sosyal hak sahibinin edilgen noktaya yerleştirilmesi kaçınılmaz hâle gelmiştir. Argoda yer bulan “düzenin değiştiği ama düzülenin değişmediği” önermesi işbu yazı kapsamında erki/iktidarı erkeğin hüküm ilan edişiyle, bireyi ise kadının hükme boyun eğdiği saha olarak sembolize etmemize sebep olmaktadır. Zira şahsi veya kolektif eylemler fark etmeksizin anılan kavramlar bilinçaltımıza bu şekilde kazınmıştır. Esasen toplumu oluşturan kişiler, bu edilgen hâlden kendini saklamak için kolektif bir bilinç geliştirme zorunluluğu da hissetmiş olabilir.
Psikanalizin üzerinde durduğu teorilerden biri olarak pek çok cinsel vurgunun; bireyin, toplumun, anlatımın, kurgunun, gerçeğin oluşmasında gizli bir payı olduğunu düşünen Freudyen bir bakış açısı gibi algılanabilir yazdıklarım. Lâkin ataerkil toplumun civarında gerçekleşen her olaya cinsel bir referans bulabilmesi mümkündür.
Bireyle sistem arasında gerçekleşenler pek çok yönüyle kadınla erkek arasındaki cinsel ilişkiyi andırmaktadır. Kadının konumunun edilgenleştiği toplumlarda, bireyin konumu da devlete bağlı, ne istenirse yapan, hükme boyun eğen, düzeni tatmin eden noktaya evirilip edilgenleşmektedir. Oysa bilimsel araştırmalar, edilgen konumu olduğu düşünülen kadınların, sağlıklı bir ilişki sırasında erkeklerden çok daha kuvvetli orgazm yaşadıklarını aktarmaktadır. Bu önermeyi, sistemin eylemlerinin doğru şekilde vücut bulması hâlinde hem birey hem de sistem nezdinde karşılıklı tatmini sağlayan bir olgu olduğunu anlatmakta kullanabilir miyiz?
Önermeyi doğrulayabilmek için bazen aksi yönde gelişen kötü örnekler şarttır. Tecavüz; karşılıklı rızaya ve tatmine dayanmayan, kendini tahakküm sahibi sayan etken tarafın, elde edebilme ve tek taraflı tatmin güdülerini karşılayan, madden ve manen şiddet içeren bir eylemdir. Kovid-19 salgını öncesinde de görülmekle beraber, başlayan salgınla birlikte sistemlerin “düzeni sağlama” vazifesinin “düzen kurma” hâline gelerek şiddet, baskı ve tahakkümü vasıta sayıp bireye tecavüz ettiği noktadayız. Toplumlarımız tecavüz toplumuna dönüşmüş durumda. Sistem, bireyle kurduğu ilişkiden her iki tarafın haz duyabileceği bir ilişkiyi değil, sadece kendisini tatmin edebildiği ve doyurabildiği, bu uğurda rıza gözetmeksizin şiddete başvurabileceği bir ilişki biçimini benimsemiş durumda.
Çağımızda ilmi siyaset artık yok olmuş durumdadır. Bireysel varlığının edilgenliğine tahammül edemeyip kendini kolektif bir bütün sayan toplumumuza bir olumsuzluğu bizzat göstererek ikna etmek mümkün olamadığı gibi, mefhumu muhalifiyle anlatabilmek de imkân dışına çıkmıştır. Ayrışmanın, kutuplaşmanın, zümreleşmenin bizleri getirdiği nokta; bireysel anlamda biteviye tecavüze uğrayanların, güruh bilincinde kendisini tecavüzcülüğe konumlandırıp kendisini etken hissetmesinin tesisleşmesi olmuştur.
Açlıktan, yokluktan, haklarının gaspından bireysel olarak şikâyet edenler, kendi zümrelerinin söz varlığının oluşturduğu yalancı gölgenin altında serinlerken karşıt ideoloji, zümre ve güruhların maruz kaldığı her tür edilgen fiili onlara müstahak saymakta beis görmemektedir. İçinde bulunulan çıkmazdan “bu düzen değişecek” diyerek çıkmaya çalışanların unuttuğu husus, sistemin bireyden üstün olduğudur. Sistemler, düzenler değişmez. Yukarıda da basit bir örnekle izah ettiğim gibi güncellenirler.
Peki, tecavüz toplumunu nasıl güncelleyebiliriz? Sistemi, karşılıklı haz alınan bir yapıya güncellenmesi için nasıl ikna edebiliriz?
Tam da bu noktada, Freudyen tespitimizi güncel duruma uygulamanın faydası olabilir. Bireyi simgelediğini düşündüğümüz kadına atfedilen cinsel ilişkideki edilgen konumun; aslında sadece iktidarın, hâkim gücün karşısında ortaya çıktığını, kendi içinde sanıldığı kadar edilgen olmadığını, erki simgeleyen erkeğin etkenliğininse tek başına karşılıklı haz almaya yeterli olmadığı nasıl anlatabilir? Tarihin klişe olduğu kadar yaygın kabul gören tespitine dayanarak bunun cevabını “eğitim” olarak verebiliriz. Fakat tecavüz toplumlarında eğitim; bir davranış, duruş, karakter oluşturma olarak değil, dört duvar arasında öğretmen vasıtasıyla sunulan öğretim kavramıyla hep karışır.
Erke dönüşmek ve tahakküm etmek isteyen erkeklerin doğuşlarıyla birlikte eğitimleri, biyolojik bağlarının daha kuvvetli olduğu annesinin tekelindedir. Teşbihin genişlemesi hâlinde bireyle kadının simgelenmesine ilaveten öz denetimi sağlayan bilinçle annenin de eşleştirilebileceği anlamına gelmektedir. Toplumsal örgütlenme düzenimiz, sosyolojik yapı anaerkillikten ataerkilliğe geçerken ciddi bir kırılmaya uğramıştır. Örgütlenme düzeninin tepesinde yer alan bilinçlilik hâli yerini güdülerle hareket etmeye bırakmış olabilir –ki bilinci anneyle eşleştirmiş olmanın karşısında, güdülerle de pek tabii olarak baba eşleştirilebilir. Ancak erkek veya kadınların ilk eğitim sürecindeki ana konumu değişmiş değildir. Aksine ataerkil yapı, anneye lafza dayanan bir kutsallık atfederek onu sınırlandırma, hapsetme sürecini hızlandırmıştır.
Anneye atfedilen kutsallıkla bilinçli olma hâline atfedilen kutsallık arasındaki korelasyonu doğru okumalıyız. Kadın her şeyden önce biyolojik bağların kuvveti sebebiyle kendi fizyolojisiyle karışarak dünyaya gelen çocuğun ilk eğitim noktasıdır. Baştan aşağı klişelerle dolduğunu düşünebileceğiniz bu yazıda sadece gözümüzün önünde olduğu hâlde görmediğimiz bir olguyu vurguluyorum.
Tecavüz toplumu ve onu bu dönüşüme zorlayan erk, bilinçlilik hâlinden çıkmıştır. Rafine, kalifiye, kaliteli ve karşılıklı bir haz sistemi kurmak yerine güdülerine bağlanarak sadece kendi tatminini öncelemiş ve bunun için zor kullanmaktan kaçınmamıştır. Bilinç eğitimle kazanılır. Erkin güdülere dayalı davranışları eğitilmediklerini; bireyin bilinçli davranmayışı sebebiyle salt erk/erkek oldukları/doğdukları için dilediklerini yapabilecekleri, bunun için zor kullanabilecekleri yanılgısıyla büyüdüklerini gösteriyor.
Oysa kolektif kurallara tabi, vergisini ödeyen, topluma karşı sorumluluklarını yerine getiren bireyin, uyumluluk hâlinde aldığı hazzın, sistemin aldığı hazzın dokuz katına çıkması gerekmez miydi?
Yaşam standartları yükselmiş, refaha erişmiş bireylerin herhangi bir ideolojinin söylemleri, sloganları, manifestolarıyla terbiye ve tedip olacağını düşünmek yanlıştır. Adalet soyut, objektif gözükse de sübjektif olabilen bir algıdır. Toplum ve onun örgütlenme biçimiyle bağlı olduğu kadar, sistemin enstrümanıdır. Kanuni Sultan Süleyman’ın toplumuna adil gelmesinin, seferler sebebiyle oluşan ekstrem zenginlikle bağlantılı olması, halkta edilgen pozisyonu kabullenerek “adil” olunduğu yanılgısını doğurmadıysa, siyaset bilimimizin otokrat rejimler hakkında söyledikleri yalan demektir.
Oysa dönem insanı, kendi katılmadığı seferlerin başarı haberleri, gelen ganimetlerin sosyal hayatları üzerinde oluşturduğu zenginlik “lafzıyla” dahi madden ve manen tatmin edilmişlerdir. Madden tatmin hiçbir zaman bireyin zenginliği değildir.
Birey “karnı doyduğu ve bunu yaparken zorlanmadığı” müddetçe sistemle ön sevişmededir. Öbür türlüsü sağlıksız, zorlayıcı, tahakküm edici bir ilişki doğurur ki bu da bireyin canını yakar. Bireylerin canı yanıyor şu an. Ama on sene önceki varsıl sevişmelerinin hatırasını diri tutmaya çalışarak, zümresinin ona dayattığı yaşamadığı sevişmelerin edepsiz yatak hikâyelerini kendileri yaşamış gibi anlatıp erekte olarak tecavüz toplumunu oluşturuyor.
Bilinci temsil eden matriarkal yapıyla jinekokrasiyi[1] karıştırdığımız için birey tecavüze uğramaktan kurtulmuyor. Sorun tek başına kadınların yönetmesiyle çözülebilecek bir sorun değil. Sorun toplumun örgütlenme yapısında annenin/bilincin yeniden hâkim olmasını sağlayabilmek. Kadının eğitimi tam da bu sebeple toplumların en önemli meselesi olmalı. Düzen karşısında bireyin “edilgen” pozisyonunun değişmesi çok zor olduğunu kabul etmekle birlikte, bireyin kendi bireysel ilişkilerinde etken olabileceğini, toplum karşısında etken pozisyonda olmanınsa bir yetenek veya marifet, bir güç olmadığını anlatabileceğimiz toplum modellerini oluşturmalıyız. Erkekleri eğitebilmek içinse önce ve kati şekilde kadınları eğitmek mecburiyetindeyiz.
Doğuştan gelmeyen, ancak cinsiyeti öğrenildiği anda atanan toplumsal rolleri, sorumlulukları, mecburiyetleri silip atabilmeli hatta bu konuda işbu satırların yazarı olan bencileyin erkekler yerine daha çok kadının sesini duyurabilmeliyiz. Ancak bunun feminizmin, kadınları ataerkil yapının güdüleriyle hareket eden yeni nesil erkekler olmaya iten manifestosuyla olabileceğini düşünmüyorum. Toplumun ihtiyacı olan şey, ataerkil sistemin güçlü kadınları değil, bilinci kutsayan, bilmeyi, öğrenmeyi, gelişmeyi, üretmeyi, yaratıcılığı önceleyen anaç yapının hâkimiyetini yeniden tesis etmektir. Bireylerin kaderlerini kimliklerin değil fikirlerin yöneteceği bir yönetim sistemini inşa etmek demektir.
Erk bilinçlenerek bireyi, sistemin dokuz kat üzerine çıkartmalıdır. Aynı cümleyi Freuduyen sembollerle kuracak olursak: Erkek, annesinden aldığı eğitimle kadını karşılıklı ilişkide ve toplumsal düzlemde hak ettiği tatmini elde eden taraf hâline getirebilmelidir.
Toplumların yanlış anlaşılan ve kötü algılanan edilgen yapılarından kurtulması kısa vadelerde gerçekleşebilecek şeyler değil ne yazık ki. Roma da bir günde kurulmadı. Bildiğimiz medeniyetin ve sistemin ortaya çıkması için binyıllar gerekiyordu. Ancak ataerkil sistemin güdülerle sarmalanmış bilinçsizliği; düzensiz, organize olamayan, hırslı, öfkeli, rekabetçi ve başarı arzusunu kutsayan; bu doğrultuda yalan söyleyebilecek bilinç düzeyine dahi erişemediğinden yalancılığı ayyuka çıkan erkleri beslemekte, bu erkler tecavüz ettiği bireylerden, tecavüzü kutsayan toplumlar yaratmakta ve kısır döngümüz sürekli aynı sistemi güncellemektedir.
Belki de kısır döngünün tekerine çomak sokmak için bağırmak, çağırmak, eylem yapmak; sistemin toplumdan beklediği mütecaviz tavrı sergilemek çözüm değildir. Belki de çözüm sessiz sedasız uyanan bir bebeğin kulağına, varlığını bilinçli şekilde algılamasını fısıldamaktan geçmektedir.
[1] Çoğunlukla anaerkil, matriarkal, maderşahi sistemle karıştırılsa da kadınların yönetimde başat olma hâline verilen addır. Ataerkil toplumlarda da jinekokrasi gözlenmektedir. Mosuo’lar gibi anaerkil yapıya sahip olmalarına rağmen jinekokrasinin mevcut olmadığı topluluklar bu ayrıma verilebilecek en iyi örneklerdendir.
- Balta Dergi Temmuz 2020 sayısında yayımlanmıştır.



