Olmaktan Korktuğumuz Yer

Olmaktan korktuğumuz yerde, başladığımız noktada mıyız? Yoksa zaten hep orda mıydık? Koskoca hayatlarımız evrende ufacık bir nokta olmaktan ibaretse, bu gerçekle nasıl yaşarız? Kafamızı kaldırıp gökyüzüne baktığımızda, bulunduğumuz yerden ufacık noktalar olarak gözüken yıldızlar, gezegenler, kara delikler de bizimle aynı endişeleri taşıyor mu? Bazen cevap bulmak için değil de anlamak için sormak en iyisidir. Sorularımız bizi kalıcı şüphelerin kucağında bunaltabilir. Kısır döngü diye bir kavram vardır hayatlarımızda zira. Oysa diğer döngüler üretken midir?

Temelde evren, yıldızlar, gökyüzü karşısında insanların hayret duygularının altında yatan başka bir duygu daha olduğuna inanırım. O da kafesi içerisinde yer alan bir daire içerisinde durmaksızın koşturan bir hamsterın hissettiğiyle aynı şey olsa gerek. “Ne demek yani? Biz insanız yahu. Hâlbuki galaksileri fethedecektik daha. Ya da bütün evren bizim için yaratılmış, var olmuş”tu.

Döngüsü içerisindeki en dengesiz canlı türü olabiliriz. Mikroskoba bakıp tanrı gibi hisseden, teleskoba bakıp karıncadan küçük hisseden insanlar var. Ortasını bulmak insan için her zamanki gibi zor olacaktır. Bir merdiveni sürekli iniyor ve tekrar çıkıyor insanlık. Kâh “Andromeda Galaksisini” fethetmeye namzet sayıyor kendini, kâh göremediği bir virüsün elinde nefes alamadan can çekişerek ölüyor. Aynı anda içinde bulunduğumuz 10 üzeri trilyonlarca büyüklükte evren 10 üzeri eksi trilyonlarca kere ufalmışız veya gözle görülmeyen canlılardan 10 üzeri bilmem kaç kat daha büyükmüşüz ne fayda.

Belki de olay bizlerle birlikte, canlı ya da cansız sıfatını verdiğimiz tüm varlıkların bir döngüye sahip olduğunu kabul etmekle anlaşılır hale gelebilir.

Döngüyü anlamak içinse basit bir şekilde “doğduk, büyüdük, öldük” demek yeterli değil maalesef. Biraz daha fazlası lazım. Bunun için de 1932 doğumlu, matematikçi, fizikçi ve bilim felsefesi alanında eser ve çalışmalar sunmuş Roger Penrose bu noktada anlayışımızı keskinleştirmek veya daha da bulanıklaştırmak üzere devreye girmelidir. Kendisi, 1950 yılında kendi adıyla anılan “en doğal formda imkânsızlığı” temsil ettiğini düşündüğü Penrose Üçgeni’ni bulmuştur. Keşfi aynı zamanda etkileşim içerisinde olduğu, Maurits Cornelis Escher’in eserleriyle görsel formda kendini gösterecektir. Aynı üçgeni temel alarak 1954 yılında kendisi gibi fizikçi ve matematikçi olan babası Lionel Penrose ile aynı anda hem yukarı çıkan, hem de aşağı inen döngü hâlinde bir merdiven tasarlamışlardır.

Konuyu bağlamak için ilk düğümü atacağımız yer burası olacak. Bir merdiveni iniyor ve çıkıyor sürekli insanlık demiştik. Peki, nedir bu Penrose Merdiveni?

Tıpkı kendi formunda süregelen, döngü hâlinde bir imkansızlığı gösteren üçgen gibi Penrose Merdiveni de dairesel bir akış içerisinde inişleri, çıkışlarıyla sürekli bir geometrik illüzyon yaratmaktadır. İniyorken çıktığınızı, tırmanıyorken indiğinizi hissettiren bir garip algı tuzağıdır. Yazının başında söylediğim gibi bu hayali merdivende, başlangıç noktasındaki kişi turunu tamamladığında, merdivene ilk bakışta bir nihayeti varmış gibi, başa dönülmesi imkânsız gibi gözükse de başladığı yere döner. Penrose, merdivenin yaratımını takiben “zamanın döngüsünü” temel alarak yazdığı makaleyi sanatçı M.C. Escher ile paylaşır ve bugünkü hâliyle gördüğümüz değişken perspektifli “Penrose Merdiveni” çizimi karşımıza çıkar.

Yazdığı makalede de izah etmeye çalıştığı şekilde bu merdiven aynı zamanda uzay-zamanın döngüsünü göstermektedir bizlere. Bugün inanılmaz hızda gelişen teknolojimiz sayesinde hâlen uzay-zamanı anlamaya çalıştığımız bir noktada, yol gösteren bir fener gibidir. Geçmiş, şimdi ve gelecek denen doğrusal tek veya iki boyutlu bir zaman yerine önümüze çok boyutlu, dairesel bir illüzyon olarak tanımlanmış zaman kavramını koyup düşünmemizi sağlar. “Ya geleceğimiz çoktan geçip gitmişse” veya “geçmişimizi gelecekte başımıza gelecek olaylarla yeniden mi inşa ediyoruz” diye düşündürür.

Bugün evrenin, bizlerden de küçük parçacıkların, sistemimizin yıldızı olan güneşin kat be kat büyüğü yıldızları oluşturan gaz bulutlarını oluşturduğu söylenebiliyor. Nebulaların içerisinde bulunan bu parçacıklar, o yıldızların da tıpkı doğadaki her canlı varlık gibi doğup, büyüyüp, ölüşünün parçası oluyorlar. Denilebilir ki; “döngü; doğduk, büyüdük, öldük döngüsü değildi. Ama aynı şeyi söylüyorsunuz.” Esasında ölümden sonra başka bir yaşam olduğuna pek çok farklı inançlar vasıtasıyla inanıldığı hâlde ben konuyu daha bilimsel bir düzlemde izaha kalkışacağım.

Her yıldızın yeni bir yaşam formu oluşturmak üzere bir kara deliğe dönüştüğünü varsayarsak (zira kara deliklerin X ışını yaymak dışında yeni bir yaşam formu oluşturduğuna dair bir bilgi yok) sonsuz, dairesel bir merdivende habire başladığımız noktaya geri geldiğimizi anlayabiliriz.

Neticede, bilim dünyasındaki geniş kabul göre evrenimizin hiçlikten büyük bir patlamayla ortaya çıktığına dair bir teori var. Eğer kara delikler hakkında yeterli araştırma yaptıysanız, onları tarif eden, oluşumlarını, rollerini, her galaksinin merkezinde bir süper kara delik bulunduğuna dair kabulleri biliyorsunuz demektir. Kara deliğin yutan, yuttukça büyüyen ve evrenin farklı köşelerindeki yıldızları, gezegenleri, gaz bulutlarını, ezcümle maddeleri içine çektiği biliniyor. Ancak onun bu yutma eyleminin bir yok ediş olduğu kati olarak söylenemiyor. Çünkü insanlık kara deliklerin içerisinde ne olup bittiğini bilmiyor.

Aslında bu bilinmezlik tam olarak hiçliğin tanımı değil midir? Evren inanılmaz büyüklükte bir kara deliğin patlaması sonucu sürekli genişleyen, dışarıya yaydığı maddelerden oluşmuştur diye bir varsayımda bulunabilir miyiz?

Varsayımımızın arkasında durursak, ilk Penrose Merdiveninin, evrenin oluşumuna sebep olan bu devasa kara deliğin etrafında muhakkak toplanması gereken “olay ufku halkası” olduğunu da söylemeliyiz. Milyarlarca yıl öncesindeki, milyonlarca ışık yılı uzaklıktaki gök cisimlerinden bahsederken, izafiyet teorisine istinaden bugün gördüğümüz bir yıldızın milyonlarca yıl önce ölüp bir süpernovaya sebep olduğunu, çok büyük bir kara deliğin oluşumundan milyarlarca yıl sonra bunu fark edebildiğimizi söylüyor bilim.

O hâlde soruyorum: Geçmişteki bir süpernovayı, tahmini bir gelecekte henüz görememişken, zamanın doğrusallığından ve gelecekte öleceğimizden nasıl emin olabiliyorsunuz?

Düşünün; belki de çoktan öldük. İçimizde Planck uzunluğu ve ağırlığı boyutunda mikro bir kara delik oluştu ve bizi oraya çekiyor. Ancak tıpkı milyarlarca yıl önce patlayan bir yıldızı henüz görebildiğimiz gibi, daha doğduğumuz tarihte, hakikatte ölmüş olabiliriz. Ölü doğuyor olabiliriz. Çoktan ölmüş ve bunu henüz görmemiş olabiliriz. Henüz doğmamış bile olabiliriz. İşte Penrose merdiveninin bize zamanın döngüsüyle ilgili göstermeye çalıştığı, Roger Penrose’un anlatmak istediği şey bu olabilir.

Belki hâlâ başladığımız yerdeyiz!

Belki hep başladığımız yerdeyiz!

 

 

 

  • Porsuk Kültür Temmuz 2020 sayısında yayımlanmıştır.

En Çok Okunanlar

Diğer Başlıklar

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz