Aslında ne de güzeldir helyumla doldurulmuş rengârenk balonların göğe süzülüşlerini izlemek. Baharın yapay habercileri gibidir bir nebze. Lâkin ne gökyüzünde patlayıp yere düşen balonları umursarız –zira göğe yükseldiğini görmemiz kâfidir, ne de baharın yapay habercisinin onun asıl sahibi olan doğaya verebileceğimiz zararın farkındayızdır. Görüntüsüyle insanda yalancı bir mutluluk hissi uyandıran çocukların fantastik oyuncağı işte belki de yukarıda nispeten genişletmeye çalıştığım anlamından mütevellit içi boşluğu, kofluğu, yalancı saadeti, geçici göz alıcılığı ifade etmek için de “balon” kavramı kullanılır.
Bazı kişiler veya fikirlerden bahsedilirken onun bir “balon” olduğundan bahsedilmesi bu kapsama girer örneğin. Bu süslü şişik uçuşan nesneyi edebiyatın bir bölümünü ele geçirmiş eserler için kullanmak da ne yazık ki kaçınılmaz. Balon edebiyat veya edebiyatın mezarlığına terk edilmiş balon eserlerin özelliklerini düşünürken çelişkiye düşer insan. Yazının icadıyla ortaya çıkmış olmasına karşın pek çok sanat dalı gibi tüketim toplumu sayesinde muazzam sayıda “sanat” eseriyle karşı karşıyayız çünkü. Eser sayısı arttıkça, sanatın, sanat eserinin, sanatçının tanımı ya değişime ya etkileşime kurban gidiyor.
Bu yozlaşma veya diğer adıyla balonlaşma, sanatın seçkin dalları dışında müzik ve edebiyat dünyasını ayrıca tahakküm altına aldığı gözlemlenebilir. Muhakkak ki bu hâlin en önemli sebeplerinden birisi her iki sanat dalının da çok daha geniş kitlelere hitap etmesidir. Nihayetinde diğer sanat eserlerinin emsallerine göre kolay erişilebilir, daha uygun bedeller karşılığında erişilebilen ürünler ortaya çıkmaktadır. Lâkin bu avantaj aynı zamanda büyük bir dezavantajı da beraberinde sürükleyip getirir. Elbette bu dezavantajın ne olduğunu tahmin edebiliyorsunuzdur; Balon eserler!
İşin müzik tarafında da aynı sistematikleri takip etse de asıl üzerinde durduğumuz şey balon edebiyat. Bir eserin balonluk unvanıyla şereflendirilmesi için öyle sanıldığı gibi sadece vasat olması yeterli olmuyor ne yazık ki. Tıpkı yukarıda balonun insan için tanımını yaparken kullandığımız kıstaslara benzer ölçüler ele alınmalıdır. Öncelikle balon edebiyat eserinin, insana yalancı bir bahar vaadi söz konusudur. Tercihen helyumla dolup göğe süzülmelidir. Rus klasikçilerin dehasından veya belki de ismin esere çok etki edeceğine dair batıl bir itikattan mütevellit ülkemizdeki balon edebiyat eseri üreten yazarlar da tercihen iki isim kullanırlar. Eğer nüfus idaresinde kendi tercihlerinden bağımsız yapılmış muameleler buna izin vermiyorsa, bu kere farklı, dikkat uyandıran, yer yer tuhaf isim/soy isim birleşimlerine sahip olanlar da yarışta bir adım öne geçebilir.
Esasen zihninizde görüntüye dayalı bir edebiyat fikri oluşturduğumun farkındayım. Zaten bu işe uygunluk için en önemli kıstaslardan birisi de bu. Kitap kapağının içerisinde şiire benzemeyen mısralar, öykü olduğuna inandırmayan metinler, mutluluğu meşhur İtalyan hamur işinde arayan tek varlık grubunun Ninja Kaplumbağalar olmadığını ispata kalkan tersine müeddiplerin haykırışları olsun ne çıkar? Önemli olan modern çağın tabiriyle, janjanlı bir kapak, kuvvetli sosyal medya hesapları veyahut anam babam usulü medyanın artıklarının oluşturduğu enkaz üzere yükselmiş magazin ünlülüğünün söz konusu olup olmadığıdır.
Balon edebiyatın “çoksatarlık” vasfı bir kısım yayıncılarımızın para kazanma iştahıyla birleşince yeni bir Leviathan doğar ki, yuttuğu ilk şey edebiyatın kendisi olur. Hem metin ne kadar önemli olabilir? Olsa olsa renkli bir balonun içindeki helyumdan ibarettir. Helyum gazını içine çeken insanın sesinin incelişinden misal; renkli kapaklı, üç veya tuhaf isimli tercihen sahte diplomalı veya diplomasız olup sahte meslekli biri tarafından yazılmış metinleri okuyan okurun da ruhu incelir. Velâkin nezaket mânâsında bir incelme değildir bahsettiğim. Saydamlaşmak, gittikçe yok olmaktır.
Okuru düşündüren, metnin vuruculuğu değil bunca salataya dönüşmüş kelimenin onu anlamdan kopartmasına rağmen kendisini iyi bir “şey” okuduğuna inandırabilmiş olmasıdır. Ve fakat tıpkı göğe yükselişlerini hayranlıkla izlediğimiz balonların patladıktan sonraki akıbetleri ve doğaya verdiğimiz muhtemel zararı umursamadığımız gibi, bu tip balon eserlerin de edebiyata veya kümülatif anlamda sanata verdiği zararı umursamayız.
Postmodernizmin ruhuna rahmet okutan sahte hakikat çağında bu balonları “muazzam birer roman, öykü, şiir” gibi algılamak da mukadderdir. Buna karşın bu satırların yazarının ümitsizliğe kapılmasını engelleyen bir olgu var. Hakikat-sonrası, Sahte hakikatler çağı veya her ne zaman dilimi olursa olsun, iman etmesek bile orada duran bir hakikatin varlığı bu olgu. Dört elle sarılmadığımız, varlığını unuttuğumuz bir olguyu, ümidi doğuran bir hakikati size fısıldayacağım:
Balon ne kadar yükseğe çıkarsa çıksın, ne kadar renkli ve göz alıcı olursa olsun kaderi değişmez.
Patlar ya da söner!
- Porsuk Kültür Haziran 2020 sayısında yayımlanmıştır.



