Basgitarın en bilindik giriş kalıplarından birini işitmeden önce, kapkara bir gecenin göğünde parlayan yıldızları anımsatan ksilofonun girişiyle açılmıştı gözlerimiz. “Gün çoktan döndü buralarda” diyerek bizi kucaklayacak karanlığa adım atmıştık. Dönence’den bahsediyorum elbette. Barış Manço’nun bu şarkının hikâyesini anlattığı çok eski bir röportajında bahsettiklerine şerh düşmek niyetim.
Tamamını bulup okursanız, internette pek çok kaynaktan erişmeniz mümkün. Ancak ben mâlum röportajında dönencenin iki ayrı kutbunda yer alıp, hiçbir zaman birlikte olamadıkları tanımlamasına müteakip kurduğu şu cümlelere takılıp kalıyorum:
“İnsanın doğasında iki zıt kutup vardır. Bu kendisinde olmayanı arama içgüdüsüdür… İnsanlar hiçbir şeyin tamamına sahip değillerdir. Her şeyin yarısını yaşarlar… Yani devamlı bir beklenti ve umut içinde yaşayıp duruyoruz. Bu beklenti ve umudun da bir sonu yok, dönüp duruyor.”
Aslında kalem erbabı, yukarıdaki cümleleri yazdıktan sonra başka bir şey yazmamalıdır. Ancak koynunda yapayalnız yattığımız simsiyah geceyi, hayatlarımızın ancak yarısını yaşayışımızı, birbirlerinden ayrı kutuplarda, hiçbir zaman birlikte olamasalar da dönüp durmayı sürdüren dönenceleri, bir çocuğun oyuncak kutusu içerisinde aradığı oyuncağı bulmak için verdiği gürültülü mücadeleye benzer bir arzuyla karıştırmak, deşelemek, ortalığa saçmak istiyorum.
Manço’nun filozofluğu çok bilinmeyen bir şey değil ve evet, eski şarkıların doluluğu karşısında yeniliğin, modern yaşamın bize çeyreğin çeyreğini tecrübe etmeye izin verdiği de aşikâr. Fakat zıddıyla kaim olduğunu biteviye tekrar edip durduğumuz evren de tüm zıtlıklarını bu dönencelere mi yükledi acaba?
Gecenin koynunda kâh uyuyup, kâh efkârlanıp uyanık beklediğimiz hayatın diğer yarısı aynı zamanda bir umudun, yıkıp geçmek için beklediğimiz ama bir türlü üzerinden atlayıp kaçamadığımız entropinin karşısında hâlen var olabilmek için vereceğimiz mücadelenin hazırlığı değilse nedir? “En kötü günümüz böyle olsun” toplumunun, bir sonraki günün diğerinden daha az kötü geçmesini ummaktan başka ne gelebilir elinden?
Çoğu insan bunu idrak etmekte zorlanır ancak bir edip, bir kalem erbabı aynı zamanda yalan söylemek zorundadır. Hele ki kurguyla teşneyse. Zira kurgu iyi söylenmiş yalanlarla inşa edilir ekseriyetle. Fakat sorduğum sorunun cevabını doğruluğundan mütevellit, vermekten kaçmak istiyorum çoğunlukla.
Toplumumuzun bir geceye mahkûm olduğunu söylesem, yalan olma payı var mıdır diye endişe ediyorum muhakkak. Velâkin ne zaman aynaya baksam ya da camdan dışarı, simsiyah gecenin koynunda yapayalnız kalmış insanlar olarak, görüyor, duyuyor ve bir gün gelecek dönence biliyoruz diye haykırmak istiyorum. Ancak bunların hepsi, her şeyin ancak yarısını yaşayabilen, sürekli beklenti ve umut içerisindeki biz insanların uydurması olabilir diye de endişe ediyorum.
Bugünü, anı, olabilecek en iyi gün veya an yapmak için zerre-i miskal hareket etmek istemeyen bir güruhun, kapkara gecelerde güneş doğacağı umuduna sarılması yapıcı olduğu kadar yıkıcı da. Ertesi günü bir belirsizliğe, bir ihtimale terk etmek olan biten. Ve ne yazık ki biz toplum olarak başımıza gelecek şeyleri beklemekle malûldük hep. Oysa gece, gündüz karşısında yarımdan bile daha savunmasızdır. Zira gün deyince hem gündüzle gecenin tamamını hem de sadece gündüzü algılayabilir zihnimiz. Dil toplumların hayatı anlama şeklini gösterir derler ya, biz de kendi duruşumuzu bu sözcüklerin taşıdığı anlamlardan anlayabiliriz pekâlâ.
Toplumumuz için gece yaşanmamış bir yarım hayattan çok, yok sayılmış bir yarımdır. Kötü değildir hiçbirimiz. Bunca kötülüğün kimden kaynaklandığını bilmeyiz. Her yanımız aydınlıktır, karanlığı da bilmeyiz. Bilmek hatırlamaksa biz dünyayı unutalı çok olmuştur zaten. Yatsıdan sonra gecenin karanlığı, insan için ölümün kardeşine tutturulacak bir nöbettir kolektif algımızda. Sabah erkenden kalkıp işe koyulmayanı adamdan dahi saymayız. Gece, toplumumuzun içinde kabaran ve dahi kimseye göstermediği, sır gibi sakladığı kendinde olmayanı arama, kendinden olmayana müsamaha göstermeme, kendinden olmayanı kıskanma, hain ilan etme güdüsünün vücut bulmuş halidir çoğu zaman.
Oysa gecenin ayrı bir dinginliği, insanı kendi başına, kendisiyle hesaplaşmaya mecbur bırakan bir belirsizliği vardır. Yüzleşmeyi istemediğimiz o ikinci bizi, kucağımıza bırakıverir. Yapayalnızız sanırken aslında ne çok kişi olduğumuzu anlayabilmemizin yolu simsiyah gecelerdir. Yaşanmalı yarımlıktır. Bizi tamlığa ulaştıracak bir karanlık hâlini benimsemektir. Kendimi tamamlamak için tamamını uykuya feda edemeyeceğimiz kadar kıymetli bir hâldir.
İşte şimdi de bu hâlin baskınlığından kaçamıyoruz. Bir gün gelecek dönenceleri bilmekle övünüyoruz. Kupkuru bir ağacın dalıyız. Uzaklarda bir şeylerin kök saldığını bilmek marifetiyle sınanıyoruz. Geceye hapsolduğumuz için gündüzleri uyanamıyoruz. Günün gece sayılan kısmında ancak var olabiliyoruz. Hem de öyle bir varlık ki, yokluğa eş değer. Görünmüyoruz, saklanıyoruz.
Var olabilmek için yok oluyoruz ki beklemek yerine eyleyebilelim. Hem de hece hece. Güneşi doğurtmak için bilinçaltımıza ebelik yapmamız gerektiğini de biliyoruz, çünkü bekleyerek bitmez bu gece.
Hepimiz biliyoruz. Bir gün gelecek dönence.



