Zamanın İpini Tutan Âşık Veysel (Bir Gündüz Gece Şerhi)

Ozan sözü, Tanrı’dan ilhamdır derler. Kültürümüzün en eski çağlarına kadar uzanan, içinde yaşadığı topluluğa bağlı olarak o topluluğa deyişler söyleyen, yol göstermeye veya kendi içkin bilgisini aktarmaya çalışan bir geleneğin temsilcileridirler. Âşık, ozan, emre, baksı (bahşı)diye farklı adlarla bildiğimiz; dombra, kopuz, tar, bağlama, dutar, rubab denilen sazlardan biriyle ilhamını kelimeye, kelimelerini destana dönüştüren anlatıcılardır. Ozan kelimesini Sümer-Kenger geçmişine kadar takip ederek gelecekten haber veren kâhinlere “uzu”[1] dendiğini görebiliriz. Nitekim baksılar da aynı şekilde hem kopuzuyla gezen ozanlardır, hem de falcılar olarak bilinir. Hasıl-ı kelâm ozan, âşık dediğimiz kişilerin çok derin bir hissi âlemle bağlı olduğunu unutmadan başlayın okumaya.

Milyonlarca insanın yüreğine hitap eden bir türkünün sözlerini şerh etmek esasen problemli bir iştir. Ozanın söylediği sadece kendine mi aittir? Yoksa yaratıcıdan gelen ilhamla açıklanıp dogma gibi mi ele alınmalı? Veya her romanda, şiirde, müzikte olduğu gibi eserin sahibinin duygu ve düşünceleri dışında onu okuyan, dinleyen, söyleyerek yorum katanın hisleri eseri tamamlayan asıl unsur mudur? Son soruyu evet diyerek cevapladığımı farz edelim.

Ozanlık geleneğinin yakın tarihteki en görkemli temsilcilerinden biri olan Âşık Veysel’in meşhur “Gündüz Gece” adlı türküsünün hissettirdikleri dışında başka bir hakikati anlatıyor olabileceği ihtimalini şerh edeceğim. Lâkin ozan bunu demek istiyor olarak değil, işbu yazıyı kaleme alan kişi böyle anlamak istiyor diye düşünün. Belki delirdiğimi, abarttığımı, çizgiden çıktığımı da düşünebilirsiniz. Lâkin tıpkı şamanlar gibi, ozanlar da Tanrının adamlarındandır. Belki de dikkatimizi çekmeyen şeyleri, o günkü görgüleriyle anlatıyorlardır. Anlayacağınız bir ihtimali şerh ediyorum.

“Uzun ince bir yoldayım, Gidiyorum gündüz gece

Bilmiyorum, ne hâldeyim, Gidiyorum, gündüz gece”

 

Buradaki uzun lafzını, kökünü Sümer’e kadar takip ettiğimiz uzu’nun, yahut ozanın yansıması olarak görmek mümkün. Ozanın, kâhinin ince bir yolda gittiğini iddia edebiliriz. Sonuçta varsaymak bedava. Ancak bu ilk dörtlük daha çok evreni anlatıyor bize. Peki nasıl?

Sicim teorisini basitçe tanımlayarak bir kapı aralayabiliriz. Bu teori, kuantum mekaniği ile Albert Einstein’ın genel görelilik kuramını birleştirir. Yani, evrenin en küçük parçalarından sayılan atom altı parçacıkların aslında tek boyutlu bir ipliğe benzer yapıda olduğunu iddia eder. Kuantum mekaniğinde sıfır boyutlu noktalar olarak adlandırılan serseri, serbest takılan atom altı parçacıklarıyla, genel görelilik kuramına göre hız, zaman ve cismin birbirine bağlı olması ilkesini birleştiriyor. Özetle diyor ki; “maddeler atomlardan, atom proton, nötron ve elektrondan oluşur. Proton ve nötronlar ise kuarklardan oluşur. Kuarklar ve elektronlar sicimlerden (ipliklerden) oluşmaktadır”[2]

Farklı teoriler, bu tanımda geçen bazı yapıları kabul etmezken, sicim teorisine göre bütün bu kavramlar birleştiğinde en derinde kalan parça “uzun ince bir yola” benzeyen ipliksi yapıdır. “Hâl” dilimizde çok sık kullanıldığı için anlamını yitiren bir kelime. Oysa hâl sadece içinde bulunduğumuz durumu değil, birlikte yaşadığımız ve değiştirebildiğimiz durumları da ifâde eder. Âşık Veysel’in burada maddenin bildiğimiz katı, sıvı, gaz ve bilmediğimiz her hâlinden, fazından, formundan geçtiğini ancak hangi hâlde olduğunu bir türlü kavrayamadığını hissediyorum.

“Dünyaya geldiğim anda. Yürüdüm aynı zamanda
İki kapılı bir handa, Gidiyorum gündüz gece”

Bu dörtlükte sadece dünya hayatının anlatıldığı, iki kapılı hanla kastedilenin, doğum ve ölüm olduğu konusundaki şerhlere ilave etmek istediğim, gözden kaçtığını düşündüğüm bir husus var. Sicim teorisinde çok boyutluluk esastır. Bilim insanlarının boyut sayısı üzerinde bir mutabakatı yoksa da bildiğimiz üzere ilk üç boyut bizim yaşam alanımızken, dördüncü boyut zamanın ta kendisi olarak adlandırılır. Burada doğum anında zaman tarafından henüz hapsedilmemiş, zamanın ipliklerini, uzun ince yolu gören, tutan bir varlığın sesini işitiyoruz. Han iki kapılı ancak girdiğimiz kapıdan çıkabileceğimiz gibi, çıkılması gereken kapıdan girenler de oluyordur. Bu sebeple Âşık Veysel’in bize dünya hayatı yerine evrenin döngüsünü anlatıyor olması gerekmez mi?

“Uykuda dahi yürüyom, Kalmaya sebep arıyom
Gidenleri hep görüyom, Gidiyorum gündüz gece”

Uykumuzda dahi yolculuğumuz devam eder. Rüya dediğimiz belki de başka bir boyutun tanımıdır bu. Kalmaya sebep aramaktan kasıt, gidenlerin hep görülmesiyle yakından alakadar olabilir zira rüya hâlinde öte aleme, başka bir varoluşa geçiş yapanları izlediği çıkarımında bulunmamıza ne engel olabilir. Hele ki uykuyu, ölümün kardeşi olarak bilen bir kültürde büyümüşsek. Belli ki buradaki gündüz gece de uyku ve uyanıklık hâllerini anlatmaktadır.

“Kırk dokuz yıl bu yollarda, Ovada dağda çöllerde

Düşmüşem gurbet ellerde, Gidiyorum gündüz gece”

 

Âşık Veysel’in işbu türküyü yazmasına sebep olduğu iddia edilen olayları yaşadığında otuz dört yaşındadır. Ne zaman yazıldığına dair bir kayıt yok elbette ama belki de anlattığı kendisi değil de dünyayı çevreleyen gökyüzünün ve onun en parlak yıldız sisteminin öyküsüdür. Sirius yıldız sistemi içerisindeki yıldızlar birbirleri etrafındaki dönüşünü 49.9 yılda tamamlar. Neden başka bir yıldız değil de Sirius ya da Akyıldızdan bahsetsin? Çünkü bu yıldızın inanç sistemlerindeki yerini M.Ö. 10.000’lere Göbeklitepe’ye kadar götürebiliyoruz. Mitolojik, kültürel, etimolojik açıdan dünya üzerindeki pek çok kültürü derinden etkilemiş bir yıldız sisteminden bahsediyoruz. Üstelik sistemimize en yakın yıldızlardan biri. Sonuçta ozan sözünün büyük kısmı ilhamsa, dünyayı pek az görebilmiş, ancak gözleri kapandığında üzerinde yaşamın bittiği kızıl çölleri, dağları, ovaları görmüş, kendisini gurbette hisseden bir Veysel’in galaksiyi destanlaştırması fena olmaz mıydı?

“Düşünülürse derince, Irak görünür görünce
Yol bir dakka miktarınca, Gidiyorum gündüz gece”

İnsanın şiarı yapmaktır. Adım atabilmek, harekete geçmek, sadece yapmak. Ozan derin düşünmenin yapılacak işi uzak, büyük, aşılmaz gösterdiğini, ne kadar derinleşsek de aslında bütün yolculuğumuzun bir dakika, hatta bir an olduğunu anlatıyor. Bunu söyleyebiliyor çünkü yukarıdaki dizelerde şerh ettiğim gibi zamana dışarıdan bakabiliyor.

Şaşar Veysel işbu hale, Gah ağlayan gahi güle
Yetişmek için menzile, Gidiyorum gündüz gece

Koca Veysel’in şaştığı hâl belki de işbu şerhte bahsettiğim kâinatın kodlarıdır. Tıpkı gündüzle gece gibi ağlayarak, gülerek, zıtlıkların içerisinde bir menzile yetişebilmek için sürdürdüğümüz hiç bitmeyecek o yolculuktan bahsettiğinde herkesle mutabık kalabiliriz sanırım.

Fark ettiyseniz, “gidiyorum gündüz gece” mısraının şerhini sona bıraktım. Gündüz ve gecenin, zıddıyla kaim olan evren düşüncesi gereği bahsedilen yolu çevreleyen her türlü karşıtlığı temsil etmesi mümkün. Fakat anlama serbestisi uyarınca nakarat gibi gözüken her gündüz gecenin bir üstteki mısraa anlam yönünden bağlı olduğu, onun mâliki olduğu fikrindeyim. Hâl böyle olunca, madde ve anti madde, ışık ve karanlık, yıldız ve kara delik, uyku ve uyanıklık arasında bütün bunları birbirine bağlayan ipliksi maddeciklerin ve arayı dolduran boşluğun döngüsü bitmez yolculuğunu, sonsuzluğu anlatıyor bize Âşık Veysel.

Deyişi sunup, seslendirmekteki maksadı bu muydu bilmiyorum elbette. Ancak bu koca yolculuk, varılacak menzil, yürünecek yol herkesin anladığı kadarından ibarettir. Şerhin sebebi kendi anlayışımı paylaşmaktan başkası değil. Zira bir yola çıktım.

Gidiyorum gündüz gece.

 

[1] Nafiz Aydın – Sümerce-Türkçe Sözlük, Türk Dil Kurumu Yayınları, Sf. 756

[2] https://www.kozmikanafor.com/sicim-teorisi-nedir/

 

  • Porsuk Kültür Eylül 2020 sayısında yayımlanmıştır.

En Çok Okunanlar

Diğer Başlıklar

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz