Yazarı Perdeleyen Karakterler

Hayatı daha hızlı yaşadığımızdan olsa gerek aslında yüz yıllık geçmişi bile olmayan bazı sanat dallarının sanki en başından beri insanın yolculuğuna eşlik ettiği hatta kültürel habitatımızı işgal ettiği yanılgısına kapılabiliyoruz. Çoğunlukla bu yanılgı sanatın güncellenebilir yapısından biraz da insanın içinde bulunduğu hâli tüm zamanın kendisiymiş gibi müşahhas algılamasından ileri geliyor. Sinemanın, dizi filmlerin karakterlerinin kendi senaristlerini görünmez kılması bir yana, bu karakterlerin asıl ilhamlarının kitaplar, romanlar, öyküler, tiyatro oyunları olduğunu da sıklıkla göz ardı ediyoruz. Popüler kültürle birlikte daha görünür hâle geldiğini düşünsek de bir karakterin kendi yaratıcısını gölgede bırakmasının ilk örneği elbette beyazperdede değil. Monte Kristo Kontu ve Don Quiote’nin çoğu zaman isimlerini yaratıcılarının önüne çıkartmış olması da bunu bize netlikle anlatıyor. Bu anlatıların popülerliği uzun yıllara tesir edişlerinden mi yoksa olay örgüsünün o dönemdeki en başarılı örneklerinden midir bilemiyorum. Bir karakterin bütün anlatıyı sırtlanıp, onu kaleme alan ismi dahi ezip geçmesi aslında çok sık rastladığımız ama farkına varmak istemediğimiz bir durumdur. Senaryo/Oyun yazarlığını anlatının dışında tutmaya alıştığımız için çok fazla es geçeriz bu durumu, ancak izlediğimiz dizi ve filmlerdeki karakterler bir yazarın elinden çıkma karakterlerdir. Hatta o kadar ki diyaloglarına, cümlelerini sarf ederken takındığı edaya kadar kurgulanmış, yaratılmışlardır.

Bunun bilincinde olmamız gerekse de işbu yazıda söz konusu ettiğimiz kitaplardaki karakterlerin beyazperde veya televizyonda arz-ı endam edişiyle yazarlarının gölgede kalması. İşbu perdelemenin gözlerimizin önünde gezinmeyi sürdüren örnekleri vardır. Öyle ki bazen böylesi karakterler ve etraflarında gittikçe genişleyen anlatılar sayesinde olayın başlangıcını, ana hakikati, gerçek yaratıcıyı yani yazarı unuttuğumuz bile olacaktır. Mesela, Ian Fleming’in 1953 yılında kaleme alarak can verdiği James Bond bunun en canlı örneğidir. Bugün sokakta herhangi birini çevirip James Bond kim diye sorduğunuzda, farklı oyuncular tarafından hayat verilmiş bir film karakterine dair doğru cevabı alma olasılığınız çok yüksektir. Zira yıllara sari bir sinema klasiği ve film serisine de dönüşmüş olan kahraman, yazarının adının üzerine basıp çok yukarılara tırmanarak popüler kültürün ikonik simgelerinden biri haline gelmiştir. Fakat James Bond’un ilk kez bir kitapta dünyaya gözlerini açmış olması es geçilecektir. Güzel kadınlar ve son teknoloji oyuncaklarla donanmış MI6 ajanı 007 kod adlı Bond, pek çok erkeğin ilkel benliğinde saklandığından çoğunlukla habersiz olduğu ve içten içe tatmin etmek için yanıp tutuştuğu bir nirvana noktasını temsil eder. Fakat insanlara Ian Fleming’in kim olduğunu sorduğunuzda doğru cevap bir yana bir cevap bulabilme ihtimalimiz epey kısıtlıdır.

Bir zaman makinemiz olmadığı için daha en başta verdiğimiz Monte Kristo Kontu ve Don Quiote örnekleri için, geçmişte de yazarını gölgelemiş karakterler olup olmadığı tespitini yapabilmek mümkün değil. Fakat çağımızda her iki karakterin sinema perdesinde gözükmüş karakterler olarak yazarlarını unutulmaya terk ettiğini söylemek de mümkün. Daha da önemlisi bu karakterler sadece yazarlarını perdeleyen benlikleriyle değil, sırtlarına yüklendikleri anlatıyla da pek çok eserde tekrar tekrar karşımıza çıkabilmektedir. Türk okuruna has bir örnek olması maksadıyla Ezel dizisiyle Monte Kristo Kontu anlatısının pek çok benzerlik taşıdığını belirtmek gerekmektedir. Fakat edebiyat dünyası açısından özellikle de popüler yazın ele alındığında durum güncel noktada sert değişiklikler gösterebilmektedir. Örneğin Yüzüklerin Efendisi hali hazırda dünya çapında bilinen bir fenomene dönüşmüş olsa da Tolkien adının etrafında onu unutulmaktan alıkoyan bir hâre olduğunun kabulü de gerekir. Elbette bunda Tolkien’in fantastik rol yapma kurgularına yol çizen pek çok diğer eserin de müellifi olmasının payı var. Hobbit, Silmarillion gibi eserlerle inşa ettiği Legendarium’un ve eserlerindeki karakterlerden birinin diğerinden çok daha fazla sivrilerek önce kitaptaki diğer karakterlerin, sonra da yazarın omuzlarına basarak yükselmesinin mümkün olmamasının da altını çizmek gerekir. Lâkin Tolkien’in bir yazar olarak varlığını koruyabilmesindeki en önemli hususlardan birisi de her ne kadar öyle algılansa da kati bir mutlu sonla bitmeyen olay örgüsüdür.

Olay örgüsünden tekrar bahsetmekle birlikte şunu da kabul etmek gereklidir; Beyazperdede fantastik, bilim-kurgu anlatı daha çok yer bulmaya başladığı ve anlatıların “kahraman” karakter figürünün tekliği sayesinde yeni nesil roman karakterleri doğdukları anda popülerleşip daha ilk anda yazarlarını perdeleyip görünmez kılmayı başarabilmektedir. Buna verilebilecek en iyi örnek, uzun yıllar çoğu kişinin adını bilmeden “Harry Potter’ın Yazarı” diyerek andığı J. K. Rowling olsa gerek. Elbette Harry Potter’ın başarısı kendi koşullarını oluşturmuş bir durum. Diğer pek çok örnekle kıyaslarken bazı hususlarda desteksiz bir argümana da dönüşebilir fakat günümüz kültürünün yazarın adının bütünlüğünü korumaktan nasıl uzaklaştığını göstermek adına da mühim bir hâldir. Zira Rowling’in yazdığı her yeni eser, “Harry Potter’ın Yazarından Yeni Bir Kitap” diyerek pazarlanmaktadır ki çağın edebiyatında artık sadece karakter değil, yazdıkları eser bile yazarı gölgeleme, görünmez kılma eğilimdedir. Hakkını teslim etmek gerekirse pazarlamanın bundaki payı epey büyüktür.

Peki, karakterin bu gücünün kaynağı nedir? Umberto Eco’nun şu cümlesi aslında bize bir fikir verebilir diye düşünüyorum:

“…popüler romanda karizmatik kahraman, tıpkı romanın yazarı gibi, okurun sahip olmadığı bir iktidarı elinde bulunduran biri olmalıdır.”[1]

Bir roman kahramanı bu bağlamda okurun sahip olamadığı ve boyun eğdiği bir iktidara sahip olduğunda ilave bir uyarlamaya gerek kalmadan yazarının iktidarını da gölgeleyebilir. En bilindik örnek Sherlock Holmes’tur. Özellikle eser verilen yılın üstüne on yıllar bindikçe yazar dağılan bir sis misali ortadan kaybolmaya başlamıştır. Günümüzde neredeyse ‘anonim’ bir karaktere dönüşen özelliklere sahip bu zeki dedektifin yazarı Arthur Conan Doyle tıpkı diğer emsalleri gibi dağılan bir sise dönüşmüş, hatta adı sadık okurlar dışında çoğu kişi tarafından unutulmuştur.

Holmes örneğinin başka bir kıymeti de var tabii. Popüler kültürün kanatları altında o kadar çok film ve dizide Sherlock Holmes varyasyonu işlenmiştir ki artık tamamıyla yaratıcısından kopup kendi kendine var olan bir karakter görmemiz mümkün olmuştur. Yirminci yüzyılın ilk yıllarında neşet etmiş bir karakter olmasına rağmen yakın zamanda dizi filmlerle kendisini çağımızın ruhuna uydurmayı dahi başarabilmemiz de bunu net bir şekilde gösterir. Mekanlar, olaylar değişse de olay örgüsü, karakterin ayırt edici özelliği ve Eco’nun vurguladığı iktidarı hiç değişmemiştir. Özellikle popüler roman kahramanlarının iktidar sahibi olmasındaki en önemli etkenin olay örgüsü olduğunun da altını çizmek gerekir.

İlk olay örgüsü kuramının doğuşunu Aristoteles’e atfeden Eco, olay örgüsünü kabul edilebilir ve kabul edilemez olarak ikiye ayırmıştır. Özetle tefrika/seri/popüler romanlarda olay örgüsünün kabul edilebilirliği karşısında sorunsal olarak tanımladığı “roman” arasında bir ayrımı anlatmaktadır. Ona göre bir romanın halk tarafından anlaşılır olması onu popüler kılmaya yetmemektedir. Tefrika romanlarda olay örgüsünün; bütün düğümlerin çözüldüğü, yazarı, karakteri ve en önemlisi okurları rahatlattığı, her şeyin arzu edilen şekilde bittiği bir yapıya sahip olması onu popüler kılan en mühim unsurdur. Burada temel anahtar nokta, olay örgüsünü kuran yazarın, okur kitlesinin beklentilerini ne oranda bilip bilmediğine dayanır. Bu doğrultuda okur beklentileri ya kışkırtılacak ve okur romanı bitirdiğinde bir huzursuzluk, hesaplaşma vb. içerisinde kendisini bulacaktır ya da beklentileri övülecek ve roman herhangi bir mutlu sonla bitecektir. Aslında bütün mesele tek bir cümle içerisinde kendisini gösterir:

“Popüler romanı (tefrika romanı, seri romanı) popüler kılan, ikinci seçeneği* benimsemesidir; bunun sonucu olarak, ‘demokratik’ ve ‘halkçı’ roman olduğunda bile, her zaman ve her şeyden önce ‘popüler’dir, çünkü ‘demagojiktir’.”[2]

Demagojik anlatı insanın en kolay kapıldığı, benimsediği ve hatalı, zararlı olduğunu bildiği halde sahiplenmekten çekinmediği anlatı üslubudur. Sadece edebiyatta değil siyasette, sosyal yaşamda da karşılığı vardır. Elbette bu tespit, mutlu sonların asla gerçekleşmeyecek olması anlamına gelmez. Fakat içerisinde büyüyüp serpildiğimiz gerçek hayat, avutulmaktan çok kışkırtıldığımız, hakikatte bir sonu olmayıp kitap kapağını kapattıktan sonra da yaşamaya devam ettiğimiz bir olgudan ibarettir. Raskolnikov’un, Rastignac’ın, Gregor Samsa’nın mutlu sonlara sahip olamayışının ve akabinde yazarlarını edebi bir sisin içinde yok edemeyişinin sebebi kışkırtıcı ve can acıtıcı ölçüde gerçek olmalarıdır.

O hâlde yazarını gölgeleyen, beyazperdeye uyarlandığında tamamen perdeleyen bir karakter yaratmanın formülasyonu basittir. Bir karakteri alıp başına girift uğursuzluklar getirir, onun olay örgüsü içerisindeki her düğümü okuyucuyla birlikte çözmesi sağlanır ve okurun beklentilerini karşılayan bir nihayetle kurgu tamamlanır. Gerçekçi veya Eco’nun tabiriyle demokratik, halkçı veya “sorunsal” romanda eseri belirsiz bir sona teslim etme geleneği, yaşadığımız hayatların devamlılığıyla doğrudan alakalı olsa da bizler olay örgüsünde düğüm çözen karakterle özdeşleşebilir ve hayatlarımızdaki yüzlerce çözümsüz düğümü görmezden gelerek bu kitapları okuyup onları özümseyebiliriz. Kimi bilimsel çıkarımlar bu tip karakterlerin okurun ayna nöronlarını harekete geçirerek, sorun çözen, başarıya ulaşan, mutlu veya beklentileri karşılayacak bir sona ulaşan karakteri kendi hayatımıza taşıma eğiliminde olduğumuzu da göstermektedir.

Edmond Dantes’in haksız yere suçlanıp hapiste yatması yeterince yıpratıcıyken, okurun Dantes’in bir türlü aklanamadan parmaklıklar arasında çürüyerek ölmesini kabul etmesi mümkün değildir. Çoğunlukla hakikat böyle olacağı hâlde üstelik. Yazarını perdeleyip zaman içerisinde yaratıcısını yok eden karakterler belki de bizlerin gündelik yaşamlarımızdaki aksilik ve kötülüklerle başa çıkabilmemiz için gereklidir. Son günlerde hep tartışılageldiği üzere edebiyatın bir işlevi insanlara gerçeği temsille anlatmak ise de bir diğer işlevi insanları “sağlıklı” ve “kontrollü” bir şekilde kandırabilmek olmalıdır belki de. Edebiyatın kendisine atanan kutsal vazifelerinin dışında eğlendirme işlevi ve vazifesi taşıdığının kabulü de gerekmektedir. Zira olay örgüsü içerisinde biçare çırpınarak yaşam yolculuğunu devam ettiren insanların bir lahza da olsa, kurgusal bir safhada da olsa kendi yazarını unutup, mutlu sonları yakalayabileceği, gerçekte olmasa dahi kurguda iktidarı ele geçirebildiği zamanlara ihtiyaç vardır. Böylece adaletsiz yaşamın elinde bir nebze olsun mutluluğu hayal ederek, bir gün onu gerçek kılmaya dair umudunu canlı tutabilecektir.

Zira hayal yoksa hakikatin hiçbir anlamı yoktur.

 

 

 

 

[1] Umberto Eco – Popüler Roman Kahramanları, Sf. 26, Alfa Yayınları, 1. Basım 2017

* İkinci seçenek, okur kitlesinin beklentilerinin karşılanması, övülmesi olarak belirtiliyor.

[2] Umberto Eco- a.g.e. Sf. 21-22

 

  • Şiraze Dergi Mart-Nisan 2023 sayısında yayımlanmıştır.

En Çok Okunanlar

Diğer Başlıklar

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz