Hayâ-(l-t-let)

Küşteri Meydanı lafzını işiteniniz olmuş muydu hiç? Karagöz-Hacivat oyunlarında perdeyi süsleyen ve zaman zaman değişen arka planın adıdır. Bu meşhur gölge oyununun Türk kültür sahasına girişi hakkında halk bilimciler tarafından ittifaka varılmış bir olgu mevcut değil yazık ki. Kimi Yahudilerden, kimi İspanyollardan, kimi Hindistan’ın Cava Adalarından gelen çingenelerden neşet ettiğini söylüyor. Lâkin birazdan izah edeceğim Küşteri rivayeti üzerinde daha fazla düşünürken buluyorum kendimi.

Hayâl

Akıl baliğ olduğundan beri Karagöz-Hacivat oyunlarına ilgi duymuşumdur. Zamanla bu ilginin yönü, yolu, yordamı değişmişse de bir şekilde hep bakiydi. Öyle ki toplumsal meselelerle ilgili bir şeyler okuduğumda, yeni bir olguyla karşılaştığımda bir şekilde hep Küşteri Meydanına dizilmiş karakterlerde bir karşılık bulmaya çalıştığımı fark ettim. Eh, pek çoğumuz için temel özellikleri tespit etmek mümkün.

Bu oyundaki kukla figürler kamusal alanımızdaki pek çok tipe, karaktere, her gün beraber yaşadığımız insanlara tesadüf etmektedir. Beylik tespitler yapmaya çok müsait olsa da benzeyişin bir hakikat payı da vardır. Karagöz alenen kara budundur mesela. Lafı hep başka yerinden anlamakta ısrar eder. Olayların vahametini, hamiyetini, esasını takdir edecek bir irfanı olsa da yanlış anlamak daha çok işine gelir. Zira muhatabına atacağı köteğin temelinde onun bu bile isteye yanlış anlaması hem sebep hem bahanedir.

Sürekli onu alaya alan, onun “cehaletini, bilgisizliğini, eğitimsizliğini” eğlence konusu yapan, Arapça, Farsça sözcükler kullanarak kendisini ondan daha birikimli gösterme gayreti hisseden Hacivat ise günümüz yarı aydının fotokopisi gibidir. Her konuyu bilir. Yeni nesil avam tabiriyle Hacivat’tan âlâ bir herbokolog yoktur. Ağırlık bu iki başrolde olsa da pek çok farklı tip günlük yaşamda kendisini gösteren arketipleri bünyesinde barındırır.

Çağın ruhuna uygun en mükemmel Küşteri Meydanı örneği sosyal medyadır. Karagözlerin ve Hacivatların bolluğundan geçilmekle kalmaz, Çelebiler, Tuzsuz Deli Bekirler, Beberuhiler, Çengiler, Cazular, Cinler cirit atar bu meydanda. Gündemleri, tavırları, düşünceleri farklı olsa da Karagöz ve Hacivat’ın kurgusunda kendilerine biçilen rolü mahirce oynarlar. Ol cihanda değişmeyen kadim gerçek, tüm bu kuklaları adına “hayâli” denen bir zatın oynatmasıdır. Sesini değiştirir, şarkı söyler, hem kuklaları seslendirir, hem onları oynatır, hem de hikayelerini kurgular.

Küşteri rivayetine muhakkak aşinasınızdır. Hadi değilseniz bir şekilde belki Ezel Akay’ın “Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü?” adlı filmine gözünüz değmiştir. Yine de her ihtimale karşı rivayeti hatırlamakta fayda var elbet: Karagöz ile Hacivat bir rivayete göre eskiden yaşamışlar, yani hayâle düşmeden evvel fiilde, hakikatte var olmuşlardır.

Taze Osmanlı Devleti’nin başkentinde sağlamlığıyla meşhur Horasan harcını karıp minareyi yükseltmeye çalışırlarken, bir yandan acı hakikatleri toplumumuzun kodlarına sindiği gibi nükteyle söylemişler, söyledikleri şeyler, eleştirdikleri, eğlendikleri kişilerce bir tehdit olarak algılandığı; hoşbeşleri de sözde minarenin yetişmesini aksattığı için akıbetleri devletin hayaleti tarafından kellerinin alınmasıyla nihayet bulur. Şeyh Küşteri de bu duruma çok üzüldüğü için Karagöz ile Hacivat’ın birer kuklasını yapar, fakat bu hayal sahnesi hayalilerin pîri Küşteri’den sonra ilerleyen zaman içerisinde genişledikçe genişler.

Hayâli kelimesinin kökünde doğal olarak hayal vardır. Tıpkı hayâlin kökünde kendini gösterdiği gibi hayâl kurmanın ve hayâli olmanın da bir hayâsı, namusu vardır. Seyirci, izlediğinin bir gölge oyunu olduğunu ve orada hicvedilenin, hayati meselelerde dahi tutumu değişmeyen kendisi olduğunu hisseder. Bu da hayâlinin vazife namusu adına payına düşendir. Çünkü sık sık unutsak da temsilde hakikatin kendisi vardır.

Hayat

Yine de sadece hayâl kurmakta saklanmaz hayâ. Bir diğer vücut bulduğu kelime hayattır. Yaşamanın da bir namusu vardır zira. Sadece doğmakla kutsanan yaşamın değil. Onurlu bir şekilde yaşanandır kast edilen. Hayati meselelerde nasıl davrandığımızı gösterir bir çelişkide vardır. Kimi der ki hayat kelimesinin kökünde hayâ değil haya vardır. O da bir olgudur ve doğrudur. Hayatlarımız bir anlamda orada başlar. Lâkin a’nın üzerine gelen inceltme misali ince kararlar veremeyişimizden doğar hayâsızlık.

Eğer yaşamsal önemi haiz meselelerde ince düşünemez, her şeyi olduğu gibi görmeye, anlamaya, algılamaya yeltenirsek bizim adımıza karar alsın diye inşa ettiğimizi sandığımız devlet bir hayalete dönüşür. Tıpkı kendini biteviye denetleyerek panoptikonlar oluşturmakta mahir toplumumuzun yaptığı gibi. Kamuyu, kamunun idareye yansımasındaki bilinci, kendisinin devletin hem bir parçası hem de muhatabı olduğunu sindiremez veya öyle dümdüz sindirir ki devlet tıpkı Tanrı gibi başına gelen her şeyden sınırsızca sorumlu tutabileceği bir aygıta dönüşür.

Velev ki bu aygıtı kontrol edip kendi adına tasarrufta bulunduğu muktedirleri seçen kendisi olmasın, yine de sahibi olduğunu iddia ettiği devleti hizaya çekecek, ondan hayâ bekleyecek vatandaşın evvela içinde bulunduğu topluma bakması elzemdir.

Bu demek değildir ki sorumluluk milletin, toplumundur. Elbette devleti idare ve idame ettirenlerin sorumluluğu hayâ sahibi olması da mühimdir. Fakat bu aygıt öyle bir döngüye sahiptir ki kişiyi gerisingeri kendine döndürür.

Geldiğimiz noktada devlet hayalet, millet hayâli, sorunlarımız ise hayati. Hepsinin kökünde de aynı şeyi görüyorum istemsizce. Hayâ! Oturup kelimelerin etimolojisiyle oynayacak zamanım olmadı. Benim için oracıkta bu dört harfi görmek bile asıl soruna dair bağlantıyı görmek için kâfi geliyor. Hayâ, yani ar, namus. Toplumumuzda çoğunluğun sadece bacak arasında saydığı oysa iki dünya arasında yer alan arâfi bir varoluş biçimidir namus. Namussuzluk, hayati meselelerde kendisini daha iyi gösterir.

Hayati konularda hayâli mefhumlarla kendimizi oyalayıp durduğumuz için milletten bağımsız saydığımız veya milletin bir araya gelmesiyle sınırlandırdığımız devlet, haris muktedirlerin elinde hayalete dönüşmüştür. İçinde bulunduğumuz anda hayâsızlığın ve hayâsızların varlığı derinden hissedilmiyorsa, barınma gibi hayati bir konuda dolandırıcılık yaptırmayışımız bir anlam kazanır. Hayâsızlığı sadece namussuzluk ve utanmazlık gibi kodluyorsa zihinlerimiz, hakikat arza çakılı çiviler kadar müesses değildir, sindirilmemiştir bizlerce.

Hayâ sahibi her alanda namusuna hâlel getirmeyendir. İşini yaparken vazife namusuna riayet eder, sokakta insanlarla bir şekilde muhatap olması gerektiğinde konuşma ve tartışma namusuna riayet eder, evinde, ailesiyle hoşbeşinde, çoluğunun çocuğunun eğitiminde cürmünce ama hakikatli davranmaya gayret gösterir. Vesairler ve benzeriler arasında pek çok şey söylenebilir ve fakat hakikat hayâ denilen şeyin hem hayatın hem de hayalin kökünde yer almasıdır. Hayal kurmanın, kalem oynatmanın, gazeteciliğin, çöpçülüğün, idareciliğin, devlet adamlığının ayrı ayrı namusu vardır.

Nomos yani yasa, düzen, kanunla namusun açıkça bir bağı olmalıdır. İş hayatının, aile hayatının, davranışlarının nomosu, düzeni olmayan, Murat Önderman’ın sık sık sosyal medyada “yayalara yol verme, camdan örtü silkeleme” gibi basit örnekler üzerinden vurguladığı hâliyle kamusal bilinci olmayan, kamu olamayan, bireylerin oluşturduğu topluma bakıldığında nomosu ve/veya namusu görmekte zorlanırız.

Hayâ belki hepsini toparlayacak bir üst anlama haizdir, belki değildir bilemiyorum. Fakat geldiğimiz noktada hayâ sahiplerinin çoğunluğu oluşturmasını becerememişiz gibi gözüküyor. Suçu evvelemirde tanrıya, devlete atmak hepimize kolay geliyor. Oysa tanrı pek çok inanışta kendi ruhundan insana üfleyen olduğu gibi hepsinin kül hâlidir. Devletse ne tek başına iktidara sahip olanlardır ne de tek başına her ferdin imzaladığına iman ettiğimiz o muazzam toplum sözleşmesidir. Hakeza Rousseau’nun toplum sözleşmesi kavramında bu devleti vücuda getirecek halka dair saydığı kıstaslara baktığımızda milletimizin bir toplum sözleşmesi imzaladığını söyleyebilmek de mümkün değildir. Türk toplumu için devlet hem ikisi birden hem de onun fazlasıdır. Devleti çoğunlukla kutsal bir varlıkla karıştırmamıza sebep olan ondaki tindir. Oysa o ruhu devlete üfleyen halk, o halkın seçtiği muktedirler ve her ikisinin karakterini, ahlâkını, hayâsını harmanlayan müesses nizam aslolandır.

Devlet vaktiyle kurulmuş namuslu hayallerin hayata geçmesiyle madden kendisini gösterebilecek soyut bir kavramdır. Kuvveden fiile inebilir ama orada sürekli kalmaz. Hayâda istikrar gerekir ve meşhur bir şarkı sözünde söylediği gibi istikrarlı hayal hakikate dönüşür. Devleti soyutluktan çıkartıp onu fiilde, hakikatte var kılacak olan toplum namına devleti yöneten muktedirlerdir.

Eğer hayâ muktedirde de ortadan kalkmışsa devletin varlığı belli belirsiz hâle gelir, kâhi suçsuzu namusluyu döven sert bir yumruğa, kâhi uydurma bir masal yaratığına dönüşür. Hayalet olur. O vakit çaresizce gırtlakları saran “Devlet nerede?” sorusu bir türlü karşılık bulamaz hâle gelir.

Hayalet

Hayâli kurulan bir milletin devletinin hayalet olmaması için hayati konularda ar, namus sahiplerinin varlığı gerektiğine delalet edecek kaç durum sayabilirsiniz Türkiye’de? Hayâ sahibi insanlar işini doğru, dürüst yapmış olsaydı kaç kişi komplo teorilerinden bahsedebilirdi veya bu kadar fazla karşılık bulabilirdi ülkemizde? Kendini, içinde yaşadığı topluluğu alabildiğine güçsüz hisseden insanlarda sık görülen maddi hakikatlerden sapma hangi oranda izlenirdi insanımızda? Uzay boşluğunda bizi bekleyen titanyum çubuklara binip yere mi çakılırdık? Yoksa hepi topu en büyüğü bir mahalle kadar olan bir gemiden yollanan rezonanslarla yerle bir olacağımıza mı iman ederdik? Arka planını düşünecek kadar namusumuz olur muydu?

Öyle demeyin, düşünmenin dahi namusu vardır. Kendi kendimize diyemez miydik elinde böylesi bir teknoloji olan devlet neden sosyal güvenlik yüzünden kendi batışını geciktirmeye çalışıyor olsun diye. Hayatlarımızda kâfi derecenin üzerinde safsata olmasa nasıl olurdu milletimiz, toplumumuz, birlikte yaşayan halk?

Almazlık, aymazlık, cehalet dilediğimiz kavramla tanımlamaya çalışalım bu garabeti ne fark eder? Karagöz gibi aslını bildiğimiz hâlde bilmezden gelmiyor muyuz? Maksadımız kötek atmak değil mi? Mafyacılık oynayan mafyaya hem söven hem ondan medet uman başka bir toplumun evlatları mıydı? Yasayı, kurucu unsurlarını, yargıyı yok sayan herkesin kendi adaletini arzuladığı, ağız sulandırarak yağma videosu paylaşan, her büyük suçta “idam isterük” diye haykıran, maksadı adil müesses bir nizamda yaşamak olmayan o insanlar hangi kabiledenler?

Hadi daha da yakından bakalım. Her felakette koordinasyonsuz muktedirlere rağmen inanılmaz bir şekilde koordine olan, yardımlaşma ruhu (özellikle dayanışma demiyorum) emsalsiz, süratle teşkilatlanan bir toplumun nasıl olup da afet dışı zamanlarda birbirini görmezden gelebildiğini, yayaların üzerine araba sürebildiğini, kurallara uymamayı, düşman sahibi olmayı marifet sayabildiğini izah edebilir miyiz kendimize? Demiyorum ki her şeyin suçlusu biziz. Fakat onca afete rağmen evvela kendine hesap sormayı başaramadığı için faillerden de hesap sormasını sadece yüz kırk karakterlik tüvitlerle soyutlayan bizlerin hiç mi kabahati yok?

Hayâsız bireylerin kriz dışı zamanlarda süratle örgütlenip büyüttüğü dev analarının dişleri arasında öğütülen hayâ sahibi yüz binler varken, devleti yönetsin diye seçilen muktedirlerin içerisinde de hayâ sahibi bulunmuyorsa içinde habire tepişip durduğumuz bir Küşteri Meydanı değilse nedir? Hangimiz Karagöz, hangimiz Hacivat, hangimiz Tuzsuz Deli Bekir, hangimiz Çelebi? Arkamızdan vuran ışık, şeffaf olduğumuz için bizi görünür kılıyor işte. Bizleri hep aynı “hayâli” seslendiriyor.

Büyük milletsin diyor, tarihin başarılarla dolu diyor. Fatihlerin kanındansın, ataların yedi düvele hükmetti diyor. O dört harfli sözcüğün içerisine bin türlü erdem doldurup sen busun diyor da neden şimdi o Türk ortada yok? Varsa sesi neden kısık?  Meydandaki fon değişiyor, başka muktedirler geliyor, bugünün Karagözleri, yarının Hacivatları oluyor. Çelebilerin ağzı bozuluyor, deliliği tutuyor da Tuzsuz kabadayılar oluyor. Kâhi Beberuhi, kâhi Çengi oluyoruz, iplerimiz de bizi oynatan çubuklar da ekseriyetle kukla olduğumuzu gösteriyor.

Kamusal bilinçten yoksun olduğu için devletin kurum ve kuruluşlarının icrasına en ufak etkide dahi bulunamayan biz vatandaşların oluşturduğu topluma dönüp bakın. Yayaya yol vermeyen, sinyal vermeden şerit değiştiren, komşusunun balkonuna örtüsünün çöpünü çırpan, komşusunun tarlasına giren, hayvanını çalan, afet anında hiçbir haklı sebebi olmaksızın çorbaya üç kat, kiraya dört kat zam yapan, yasa yapan ama yaptığı yasaya uymayan, kanuna, örfe, adete uygun yaşayanı küçümseyen, hor gören, kafayı kullanmayı o haris kurnazlığı zeka sayan, yasayı uygulamakla görevli idarelerin bunu uygulamamasını umursamayan veya “amaaan ben mi kurtaracağım” diyen, yardıma giden madencinin elinde poşetle gidişini romantize ederek onu överken örtülü bir şekilde aşağılayan, aydınlığı benzer bir hayasızlıktan ötürü tamamlanamadığından yarı aydın kalanların halktan, insandan nefret eden ve teşhis etmek yerine sürekli tekdir eden, sosyal medyada deli gibi yardımlaşıyoruz diye sevinirken kendilerine gelen ihbarların büyük bir çoğunluğunun sahte olduğunu tespit ettiğini söylerken neye sebebiyet verdiğini dahi idrak edemeyen, ölmüş bir sosyal medya fenomeninin cenazesi toprağa girmeden ölüsü üzerinde tepinen, depremzede dolandırmadığı için “dolandırıcımız bile ayrı” diyerek üstü örtülü şekilde hayasızlık öven, çocuklara tecavüz edilen yurtları aklayan, bir tarikata üye olmadığı için yüksek puan aldığı sınavların mülakatlarında elenenlerin üzerine basmaktan çekinmeyen, layık olmadığı vazifeleri kabul eden, can acısıyla devletin nerede olduğunu soran, bağıran, çağıran acı ve öfkeli vatandaşa tahammül dahi edemediği için mikrofonunu saklayan, ona had bildirmek için kolluk kuvvetini yollayan, onu dava eden, savcılıkta ifadelere sürükleyen bu insanlar kimler?

Nerede o herkesin düzayak zamanlarda efsaneleştirdiği yüce millet ve yüce insanlar? Komşuluğun, çalışmanın, birey olmanın, yaşamanın ve yaşamın kendisinin namusunu savunmayan; dindarlığı hayâli ve hayâsız, vatandaşlığı hayâli ve hayâsız bir toplumun hayalet bir devletten daha fazlasına sahip olması mümkün mü? Kabul etmek istemesek de devlet diye kutsallığına zarar gelmesin diye türlü şaklabanlığa giriştiğimiz yapı, artık ihtiyaç duyduğumuzda nerede olduğunu sorup bulamayacağımız pek düşük bir hayâ mertebesindedir.

Onu aradığımızda ya hayattayken bize dinletilen selâmızı ya da enkazımızın üzerinde “al gülüm, ver gülüm” yardımlara tutulan yüksek sesli alkışları duyabiliriz ancak. Yukarıda sayılanlardan en az bir on beş sayfa kadar daha sayılabileceği, yazılabileceği gerçeği karşısında nasıl ayakta kalınabilir? Hani o çok ihtiyaç duyulan normalleşme nasıl mümkün olabilir?

Bugün bir türlü beklenen yardımın, beklenen kişilerden ve kurumlardan gelemeyişi, insanımızın aslında kendisine yaptığı çağrının muhatabı olduğunu fark edemeyişidir. Kendimizle yüzleşme zamanımız yine geldi. Tekrardan. Tıpkı önceki afetlerde, terör saldırılarında, tren kazalarında olduğu gibi. Tapındığımız yaratıcıyı maaşlı bir memur seviyesinde aşağılayan ve ona sorumluluk atfeden çığlıklarımız birer dua değildir. Her halükârda külli irade varsa da cüzi iradenin sahibi insan başına gelenin asıl sorumlusudur. Aksi takdirde iradesiz sefillerden olduğumuzu kabul etmek gerekir ki, bazen zımnen çoktan kabul edildiğini düşündüğüm olaylarla karşılaştığımız da vakidir.

Karagözlerin, Hacivatların, Çelebilerin, Tuzsuz Deli Bekirlerin, Çelebilerin ve bilcümle şeffaflaşmış biz kuklaların perdeyi yırtıp atması hayâli tarafından yönetilen gölge bir meydanı değil, hayâlden hayata dönmüş bir devleti inşa etmenin adımlarını atmak gerekmektedir. Zaman herhangi bir şeyin zamanı değil artık. Zamansız bir evredeyiz.

Yazmanın, çalışmanın, konuşmanın, sevişmenin, iman etmenin, tartışmanın, çatışmanın ve dahi yaşamanın namusunu kurtarmak için her şeyi değiştirmek zorundayız. Komşumuzun, tanıdıklarımızın ve tanımadıklarımızın hukukuna, yasaya, kurallara riayet etmeyi öğrenmeliyiz. Mecbur kaldığımız için değil öyle gerektiği için dayanışmalıyız. Yardımlaşmayı değil omuz omuza enkaz kaldırmayı öncelemeliyiz.

Yüzümüze para fırlatır gibi toplanan yardımları değil aynı enkazın altında kaldığımızı yürekten hissettiğimiz insanların elinde yücelen bir tas çorbanın kıymetli olduğunu öğrenmeliyiz. İsyan etmeliyiz. Ama ideolojik bir devrim çığlığı kisvesinde değil, salt masum olduğu için güçsüz sayılan bir masumun namuslu bir şekilde yaşama arzusunu istediği beyanındaki o yıkıcı güçle isyan etmeliyiz. Onurlu yaşamak için isyan etmeliyiz.

Partileri, muktedirleri, yeni ve eski kan emicileri değil içimizde haklı bir umut uyandıran gençlerin, genç kalanların, vazife namusuna sahip olanların, Nişantaşı’ndan Hakkari’ye dek yardım taşıyanların ellerini öpmeli, onları omzumuzda yükseltmeliyiz. Ama o salaş hayasızlığımızla değil. Hakkını teslim etmek üzere yapmalıyız bunu. Gerekirse bu uğurda hayatta kalanlar olarak yerin yedi kat dibine geçmeli ve bir sözcük daha kusmamalıyız dudaklarımızdan.

Artık mukadderat yok. Hayalle hakikati ayırmakta da bir hayâ var. Ve hayâlin olmadığı yerde hakikate yer yok. Hayal kurmaya devam edeceğiz, ama onu gerçek kılmak için yapacağız. Kendimizi ve insanları uyutmak için habire güncelleyip durduğumuz üç kıtaya, yedi düvele hükmetme hayallerimizden doğan simülakrları parçalamalıyız. Hakikati yeniden inşa etmek için hayal kuracağız.

Hepimiz işinin, kazancının, yurttaşlığının, birey olmanın, insan olmanın, birlikte olmanın namusunu gözetecek. Başka türlüsü yok. Başka türlüsü yıllardır her türlüsünü gördüğümüzden farksız. Normalimiz bu denli anormal zira. Normları olmayan toplumların normali olamaz. Normalleşemez, normale dönemez. Her afette birkaç gün sonra ortaya çıkan, hiçbir zaman sorumlu olmayan, her garabeti anında normalleştirmeye, başa gelen afeti atom bombalarıyla kıyaslayarak haddinden fazla büyütmeye çalışan, sanki gerçekten bir normalimiz varmış gibi on binlerce canın ölümünün ardından bile normalleşmemizi el altından veya doğrudan öğütleyen, hep başkaları yüzünden hatalı gözüken o kutsal devlet çoktan öldü.

İsyan etmeli hayâ sahipleri. Etmeli ki her afette tepemizde sırıtarak gezinen devletin hayaletini de yok edebilelim.

Artık bey veya beyler değil töre konuşsun!

 

 

*Ayarsız Dergi Mart 2023 sayısında yayımlanmıştır.

En Çok Okunanlar

Diğer Başlıklar

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz