Gece Kısrağı, Şekilsiz Madde ve Kâbuslar

Önce korku vardı. En azından ben buna inanıyorum. Sözden de, ışıktan da önce korku vardı. Varoluşumuzu, edebiyatımızı, esatirimizi, duygularımızı, sevişlerimizi ve hatta rüyalarımızı kuşatan bir korkuyla yaşıyoruz. İyiler ve Galipler adlı öykü kitabında, doğduğumuz anda acıyla karşılaştığımızı söyletiyor karakterlerinden birine Harun Bora Tunç. Ancak ben doğmadan önce bizi sarmalayan, anne karnında dahi kâbuslar görmemize sebep olan, dışlamak istediğimiz ama kurtulamadığımız bir korku olduğuna inanıyorum. Esasında rüyalardan konuşmak isterdim ama belki de bu korku sebebiyle bizi ele geçiren kâbusları unutmak için rüyaları biz uydurduk. Kim bilir?

Yastığa başını koyan insanın gece kâbus görmeyi dilediği vaki midir bilmiyorum. Açıkçası günümüz modern insanına baktığımda bunu arzulayan olabileceğine eminim. Lâkin kâbus dediğimiz şeyin aynı zamanda kültürel bir korku alanı oluşturduğundan bahsetmek istiyorum size. Latin kökenli dillerin ağırlığında kâbus kelimesini karşılayan kelime aynı anlamı taşımaktadır. Kök kelime İskandinav dillerindeki mara’dan gelir. Uyuyan kişiyi ağırlığı altında boğan bir hayalet veya iblisi işaret eden terim nachtmerrie’dir. Flemenkçe bu kelime kâbusun karşılığı olduğu gibi birebir çevirisi “gece kısrağıdır”[1]. Aslında bu kelimenin İngilizce karşılığı olan nightmare de birebir gece kısrağı anlamını taşır.

Belirli bir kültür çevresinin gecenin kısrağını yağız atı korku ve kâbus figürüyle eşleştirmesinin arketipini bulmak zor. Velâkin yağız, kara atların geniş bir kültür çevresinin korkuyu, kötülüğü, kâbusları simgelemek için kullanıldığını görebiliriz. Orta Çağ masallarının kara zırhlara bürünmüş kara şövalyeleri, kapkara yağız kısraklara binmektedir. Bu masal ve miti yıkıp yeniden inşa eden Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi serisinde yüzüktayfları, yani dokuz yüzüğün sahibi olan karanlığın efendisi Sauron’un hizmetkârları da siyah atlara binmektedir. Kültürel farklılık bu gibi durumlarda hem hikâyelerde, hem dilde ortaya çıkar. Örneğin Türk kültüründe atın kutsallığı hatta az bulunan yağız kısrakların bir efsane nesnesi olması, denizden çıkması ve benzeri konular bağlamında ele alırsanız, bizim kâbuslarımızı sırtlananların yağız atlar değil, uyku esnasında üzerimize oturan karabasanlar olduğuna da dikkatiniz çekilebilir.

Dikkatimiz bu yöne çekildiğinde uzunca bir süre kültürümüzü kaplamış, kâbus kelimesi yerine kullanılan bir başka kelimeye bakmamız gerekir. Arapça “heyula” uzunca bir müddet dilimiz ve kültürümüzde kâbus yerine kullanılmıştır. Etimolojisine baktığınız zaman “şekilsiz madde” tarifiyle karşılaşırsınız. Tanım sizlerin de zihninde bir ışık yakmıştır muhakkak. Bizler karabasanların şeklini tarif edemeyen, insanın göğsünün üzerine oturan şekilsiz bir karaltı tarafından ele geçiriliriz. Üzerimize koşup bizi toynakları altında ezmeye çalışan gecenin yağız kısrağı tarafından değil. Ancak burada dikkat etmemiz gereken önemli bir durum da var. Araştırmaların, önceki vakaların gösterdiği bir hakikat olarak kâbuslar, karabasanlar sırt üstü uykularımızda esir alıyor bizi.

Peki, bu bir tesadüf mü? Bu duruma bilim çerçevesinde psikanalitik bir açıklama getirilebiliyor. Psikanalist Ernest Jones’un Kâbus Üzerine adlı monografisinde kendi tespit ve çalışmaları doğrultusunda erkekler ve kadınların özellikle sırt üstü yattığında kâbus gördüğünü işaret eder. Onun tezine göre kadınlarda bu durum cinsel birleşmedeki pozisyonun tekrarlanması sebebiyle, üzerinde ağır bir şeyin yattığı ve hiç kımıldayamadığı hissinden gelir. Erkekte kâbusu oluşturan etmense içindeki dişiyi bastırma korkusundan ileri gelmektedir[2]. Aslında rüya ve kâbuslar üzerinde çalışan pek çok bilim adamının Freudyen tespitleri genişlettiğini görmek mümkündür. Sınavda hata yapma veya sınavı kaçırma rüyaları, rüyada uçtuğunu görmek, kâbuslar gibi pek çok örneği insanın zihnine yerleştiren şey aynı zamanda toplum tarafından ayıp, yasak, tabu ilan edilen cinselliğin baskılanmasıyla ve de kişinin büyüdüğü dönem olarak adlandırdığımız ergenlik dönemindeki korkuların yansıtılmasıyla ilgilidir.

Yukarıda sunulan bilimsel tespitler ışığında, batı kültüründe ekseriyetle gece kısrağı, bizim kültürümüzde ise şekilsiz madde olarak vücut bulan kâbus kavramını tekrar değerlendirmek eğlenceli olduğu kadar ürkütücü gelebilir. Cinsel tabularını, toynakları altında ezildiği gecenin dehşeti yağız bir kısrakla sembolize eden bir kültüre karşı, aynı tabuları şekilsiz, insanın böğrüne oturup, onu nefessiz kesen bir karaltı, materia olarak gören bir kültürün bir de bu yönüyle kıyasını yapabiliriz. Ancak yeterli olmayacaktır. Zira 1943 yılında Amerikan ordusunda tek psikiyatrist olarak çalışan Theodore Lidz’in Jones’dan on yıl sonra yaptığı önemli bir keşif, “kâbusun gizli bir intihar dileğinden doğabileceğini” söylemekteyken[3], nörologlar “beyindeki, adrenalinle benzer etkilere sahip olan noradrenalin reseptörlerinin aşırı duyarlı hâle gelmesinin kâbusların sebebi olduğunu[4] belirtmektedir.

Elhak, bilimsel yorumlar her zaman soyut, felsefi, metafiziksel açıklamalardan daha çok dikkate alınıp, öncelenmelidir. Lâkin noradrenalin reseptörlerinin aşırı duyarlı hâle gelmesine neyin sebebiyet verdiğinin bir cevabı yok. Kaldı ki ilerleyen bilimin buna vereceği cevap da muhtemelen, son cümleden daha anlaşılmaz bir takım maddi, sinirsel bağlantılardan bahsediyor olacak. Bu bilimi dışlamak için asla bir sebep değil. Çünkü yukarıda sunulan beyanlar ve devamında ortaya çıkabilecek tüm bilimsel sonuçlar esasında bastırdığımız şeylerin bize uykumuzda olağanüstü bir baskı olarak geri döndüğünü ispat ediyor. Cinsellik, intihar, ergenlik korkuları vs. hepsi bastırmak zorunda kaldığımız şeylerin neticesi olan kâbusların bizim üstümüze basarak korkularımızı sağaltıyor olduğu anlamını çıkartamamamız için bir sebep yok.

İnsan ölümün kardeşi olan uykudan uyanamamaktan, ezcümle ölümden korkuyor olmasın sakın. Belki de en büyük korkumuz uyanamamaktır. Ölmekten arî olsaydık, kâbuslar görmeyecektik diyemez miyiz? Ama işte tam da bu yüzden iddiam da ısrarcıyım.

Önce korku vardı, çünkü ölümlüyüz!

 

[1] Douwe Drissima – Düş Dokumacısı, Metis Yayınları, 2015, Sf. 182

[2] Douwe Drissima – a.g.e. Sf. 183

[3] Douwe Drissima – a.g.e., Sf. 202

[4] Douwe Drissima – a.g.e., Sf. 205

 

  • Porsuk Kültür Mayıs 2020 sayısında yayımlanmıştır.

En Çok Okunanlar

Diğer Başlıklar

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz