Gerçeği Uzaklarda Aramak

 

Uzakdoğu ülkelerinin kültürel etkisi altında kalmamı başlatan şey, pazar sabahları izlemek için uykumu feda etmeyi göze aldığım Voltron yazılıp Voltran telaffuz edilen Japon çizgi filmiydi. Erken çocukluk dönemimiz, “anime” olarak adlandırılan bu çizgi filmler tarafından kuşatılmıştı.

Kaptan Tsubasa, Ay Savaşçısı, Şeker Kız Candy, Songoku, Hanamichi Sakuragi bir çırpıda sayabileceğim çocukluklarımıza damga vurmuş karakterlerdir. Yazıyı kaleme aldığım güne kadar bu kültüre duyduğum ilgi üzerine etraflıca hiç düşünmediğimi fark ettim. Esasında Uzakdoğu ve kültür kelimelerini kullandığımda, bunları Japon ve Kore kültürleriyle kısıtlamış olduğumu belirtmeliyim. Çin’den de kültürel anlamda bir şeyler almak isterdim; ancak atalarımız, benim yerime bunu fazlasıyla yaptığı, 21. Yüzyılda ise Çin’den dövüş sanatları müstesna olmak kaydıyla kültürden ziyade, Çin malı ihraç edildiği için o konuda bir miktar nakıs kaldığımın altını çizmeliyim. Yine de bu Uzakdoğu lafzının içerisinde hatırı sayılır bir miktar etkililerdir.

Dijital dünyanın gün be gün artan, aktarım hızı, bağlantı kurma becerisi ışığında, son otuz yıla dek orada olup olmadıklarını dahi umursamayabileceğimiz toplumlar, kişiler, olaylar, fikirler hakkında bilgi sahibi olabiliyoruz. Bu anlamda ekseriyetle Japon ve Kore kültür-sanatının, batı kültürel emperyalizminden farklı da olsa, ciddi bir egemenlik sahası, kitlesi üzerinde kurduğu bir hegemonya olduğunun kabulü gerek. Dikkatimizi cezbetmesi gereken en önemli husus, bu kültürel aktarımın, belirtilen medeniyetlerin geçmiş sanatları, tarihleri, kültürleri üzerinden yapılıyor olmasının yanı sıra, onların teknolojik ve bilimsel gelişmelerde kat ettiği mesafe sonucu onların kültürel gerçekliği içerisinde yaşayışımızı fark edemeyişimizdir.

Nedenlerini anlatmak gerekirse konuyu kültürel ve ekonomik anlamda ikiye ayırmak lazımdır. Anime, Manga, Sinema, Dizi, Dijital Oyunlar gibi kültür sahasının yeni elementleri sayesinde bu medeniyetlerin tarihlerine, kültürlerine, felsefelerine ilgi duyulmaktadır. Zira bu toplumlar, post apokaliptik veya distopya sayılabilecek gelecek tahayyülünü, şimdiden günümüzde şehirlerinde yaşamakta, modern insanın çıkmazını öznel olarak deneyimlerken, geçmişleri ve kültürlerinin büyüklüğünü, bilgi çağının enstrümanlarını kullanarak aktarmaktadır. Oysa gündelik yaşamlarında bu azametli kültürlerine öykülendiklerini gösteren pek çok habere ulaşılabilir araştırmak isteyenler için.

Ekonomik anlamda bakıldığındaysa, hayatlarımıza, gündelik yaşamlarımıza ve kullandığımız aletlere bakmak yeterlidir. Otomotivden beyaz eşyaya, telefonlardan bilgisayarlara kadar pek çok üründe Uzakdoğu ülkelerinin tüketim ve tahakküm sahası içerisinde yer almaktayız. 2019 yılı itibariyle Toyota, Honda, Nissan gibi Japon otomotiv devlerinin yanı sıra, Güney Kore markası Hyundai pazardaki üretim-tüketim hacimleri, yıllık ciroları gibi değerler ele alındığında en büyük on otomotiv firması arasında sayılmaktadır. Bunun dışında Brand Finance tarafından açıklanan ‘Dünyanın En Değerli 500 Markası’ listesinde beşinci sırada yer alan Güney Kore firması Samsung, on ikinci sırada yer alan Huawei’yle birlikte toplam yüz yirmi adet Uzakdoğu ülkesine ait marka vardır. İlk 20’ye giren Samsung’u saymazsanız, Çin menşeili on marka mevcuttur. Ne yazık ki, bu listede bir tane dahi Türk markası yer almamaktadır[1].

Kültürel kısma geri dönmek istediğimizde uzak diyarlardan bize ulaşan eserlerle, kültür farklılığından mütevellit pek çok karmaşayı da kucaklamış oluruz. Hayao Miyazaki’nin görkemli sadelik içerisinde kurguladığı iyilik, kötülük kavramlarını dengede tuttuğu fantastik animelerinden başladığımızda, aşkın bir anlatımla karşılaşılır. Özellikle Çin, Japon ve Kore toplumlarını biçimlendiren felsefi geçmiş, hayatı algılama şekli, dinginlik arzusu, işinde kusursuzluğa ulaşma motivasyonu gibi kavramlar kendi kültürel havzamızda değerlendirildiğinde, aktarıma tabi tutulduğumuz eserleri “anlaşılmaz” olarak damgalamamız kaçınılmazdır. Örneğin, meşhur Koreli yönetmen Kim Ki-Duk’un Boş Ev filminde, bir aktörün hiç diyalog kurmadan oyunculuk sergileyebilmesi, her derdini konuşarak anlatmak zorunda hisseden bir kültürün mensubu için doğal olarak anlaşılmazdır. Bir diğer Koreli yönetmen Park Chan-Wook’un, insanın kendine dair reddetmeye en meyilli olduğu şiddet, korku, sapkınlık gibi unsurlar üzerine İhtiyar Delikanlı filmiyle seyirciyi cesurca ezip geçmesi bu anlaşılmazlığı, hazmedilmezliğe de yontabilir. Bütün bu duygu karmaşasını pas geçip, zaman zaman yüzeysel durumların, coşkun duygular eşliğinde kurgulandığı Kore dizileri bu muammayı içinden çıkılmaz hâle de getirebilir.

Oysa “anlaşılmaz, hazmedilmez, içinden çıkılmaz” diye kodladığımız olguları “farklı anlaşılan, anlatılan, aktarılan” olarak tanımlayamadığımız için bu çıkmaza girmekteyiz. Uzakdoğu insanının 21. Yüzyılı olağanın üzerinde çalışma temposu ve süratte yaşamalarına karşı, kültür ve sanatlarında yaşatmaya çalıştığı dinginlik, huzurluluk, ağır hareket etme hâli belki de tıpkı bizlerde olduğu gibi şiddetli bir geçmişe özlem duygusu tarafından tetikleniyor olabilir. Animelerde karakterlerin basit konulara aşırı reaksiyon göstermesi veya sinema filmlerinde sadece susarak, eylemle duygu ve düşüncelerin aktarılmaya çalışılması, hatta Natsume Soseki’nin romanında hayat bulduğu üzere bir kedinin gözünden dünyanın algılandığı edebi eserlerin ortaya çıkması şimdiyle geçmişin arasındaki çatışmanın sonucu diyebilir miyiz? Mümkündür. Hakeza Soseki’nin İngiltere’ye yaptığı yolculuk neticesinde, kendisinin dikkatini çeken şeylerin, İngilizlere komik gelmesi veya ilgisiz, saçma bulunması konusundaki hatıraları da bu tezi desteklemektedir.

Bununla birlikte Uzakdoğu ülkelerinin, dünyanın teknolojik ilerlemesinin en güzide noktalarını teşkil ettiği gerçeği üzerinde de durulmalıdır. Sony, Nintendo, Samsung, LG, Huawei gibi yoğun ar-ge çalışmaları yapan, teknoloji ihraç eden firmaların aynı zamanda günlük kalıplarımızı da belirliyor olduğunu nasıl es geçebiliriz? Uzakbatıyla, Uzakdoğu arasında sıkışmış toplumların, aynı zamanda bu farklı kültürlerin dayattığı hegemonik iktidarlarının altında ezilmekte olduğu gerçeğini nasıl kabullenebiliriz? Hayatlarımıza; otomobil, televizyon, telefon, oyun konsolu, müzik oynatıcı, ev eşyası gibi çok farklı sınıflarda, muazzam sayıda ürünün girişinin kültürel bağlamda nasıl bir alakası olduğunu sorguluyor olabilirsiniz. Ancak hayatlarımıza giren, bize hizmet sunduğu kadar, onlara bağımlı olduğumuz bu eşyaları üreten şirketlerin başarılı olmalarındaki en büyük sebeplerden biri, yukarıda bahsettiğimiz, kendi kültürel havuzlarının sundukları doğrultusunda kusursuza ulaşma gayretleriyle yakından ilintilidir.

Teknolojik bağlamdan ayrılmadan kültürel hegemonyaya baktığımızda da başka hakikatlerle karşılaşırız. Örneğin, Masamune Shirow’un mangasından uyarlanarak Mamoru Oshii adlı animatörün can verdiği, Japon kültüründen derin izler taşıyan bir anime olan “Ghost In The Shell(Kabuktaki Hayalet)” ilk anime henüz 1995 yılında yayımlanmış olmasına karşın, günümüzdeki pek çok bilim-kurgu anlatısına örnek teşkil etmektedir. Kendisinden yirmi yıl önce yayımlanmış William Gibson romanlarında ana hatları çizilen Siberuzay kavramını alıp olabildiğince genişleterek, ortaya koyduğu iddiaları, kurguları kendisinden sonra yapılacak pek çok sinema yapımına, romana ilham, esinlenme kaynağı olmuştur. Bununla da kalmayıp, anime serisi pek çok diğer Japon anime ve filmleri gibi Hollywood tarafından yeniden çekilmiştir. Benzer örneklerin arttırılabilirliği, bizlere en doğudan, en batıya kültür, anlayış, sanat ihraç edildiğini göstermektedir.

Dijital oyunlar, sinema ve dizilerin oluşturduğu geniş kümede, dövüş sanatlarının etkisi ayrı bir başlıktır mesela. Son yıllarda kung-fu, karate, taekwando, wing-chun gibi kavgaya estetik, denge, başarı getiren sanatlar ve bu sanatların ustalarının hayatları filmlere, dizilere konu olmakta, dijital oyunlarda çeşitlilik arz eden bir yelpazede son tüketici olan farklı kültürden pek çok insana ulaşmaktadır. Hazır dijital oyunlardan bahsetmişken, Playstation aracılığıyla Sony’nin, Nintendo, Konami gibi firmaların ve Hideo Kojima gibi oyun geliştiricilerinin de geleceğin kültür aktarımında üstlendiği rolden bahsetmek gerekmektedir.

Uzakdoğu sanatlarının aktarımlarının yukarıda da belirttiğim gibi “anlaşılmazlığı” dijital oyun sektöründe karşımıza, girift oyun mekanikleriyle süslenmiş enteresan hikâyeler olarak ortaya çıkmaktadır. Dünyanın en zengin 10 oyun şirketi arasında, ilk beşte üç tane olmak üzere, toplamda altı firmayla Japon şirketleri yer almaktadır[2]. Bu veri dahi, çocuklarımızın, gençlerimizin zihin, düşünme yapılarına yön veren, oyun oynama becerilerini geliştiren firmaların hangi raddede Uzakdoğu etkisinde kaldığını göstermektedir.

Üstelik oyun yapımcılığı piyasasında bireysel marka olarak, gün geçtikçe tek ve en meşhur isim olmak üzere arz-ı endam eden Hideo Kojima gibi farklı tipte yarı sanatçı-yarı iş adamı figürlerin etkisi de büyümektedir. Örneğin yukarıda izah ettiğim “farklı anlaşılması” gereken sanatsal tarz, Kojima’nın oyunlarında bir dakikada özetlenebilecek konuların, yirmi dakikadan fazla süreli diyaloglarda anlatılması, hikâyenin uzadıkça lezzetlenmesi ödülü karşısında, oyunun tüketim eşiğinin düşmesi riskine rağmen kendisinin bunda ısrar etmesi de, kültürel bir tavır olarak algılanmalıdır diye düşünüyorum.

Bunca verinin bize işaret ettiği ve yazının sonuna geldiğimizi gösteren önemli husus geleceğimizi şekillendirecek hakikatleri nerede arayabileceğimiz olmalıdır. Geleceğin bütün yıpratıcı hızına karşın, Uzakdoğu ülkeleri, tarihlerinden, yaşamlarını şekillendiren felsefelerinden, onları birey olarak farklı kıldığı hâlde, insanlığın bir parçası olmaktan da kopartmayan kültürlerinden beslenmekle kalmayıp, bunu tüm dünyanın bilgi havuzuna cömertçe aktarmaktadır.

Çin, Japonya ve Kore’nin yüzyıl öncesinin Osmanlı İmparatorluğu’ndan veya doksan iki yıl öncesinin Türkiye Cumhuriyeti’nden çok daha zorlu, sıkıntılı durumlarla baş etmek zorunda kaldığına, Japonya’nın iki şehrinin atom bombalarıyla tarumar edilişinin üzerinden seksen yıl bile geçmemiş olduğuna etraflıca dikkat edilmelidir.

Kendi hakikatlerimizi arayıp; ekonomik, fikri, kültürel, sanatsal dünyamızı şekillendiren o geniş havuzda bile çok fazla şey bulamaz veya bulduklarımızı değerlendiremezken bize dört bir yanımızdan dayatılanlardan nasıl bir fayda sağlayabiliriz? Belki de ömrümüzün sonunda bile bulamayacağımız o hakikat, tüm toplumların, kültürlerin, ekonomilerin, sanatın, fikriyatın üzerinde duran tek bir hakikattir. O da gerçeği ister Uzakdoğu, ister yakın batıda olsun, nerede ararsak arayalım bulduğumuz her parçayı, darmadağın olmuş toplumumuzu, insanlığımızı, kültürümüzü, ekonomimizi tamamlayarak anlamlı bir bütün oluşturmaya çalışmak için kullanmak olmalıdır.

En Çok Okunanlar

Diğer Başlıklar

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz