Kara Delik Gecikir, Belki Hiç Gelmez

İnsan bilinç ve dil sahibi bir varlık olarak evriminde belirli bir noktaya ulaştığından bu yana gökyüzüyle arasında pek çok bağlar aramış; bazen kaderini tayin etmek, bazense yeryüzü hareketlerinin sebebi olabileceğini düşünerek kendi yaşamını programlamak için yıldızları izlemiştir. Astrolojik ve astronomik incelemelerinin temel güdülenmesini genel itibariyle bu iki başlıkta toplayarak anlatmaya çalışacağım. Geçen zaman ve kendi zaman algımıza göre ilerlediğini varsaydığımız teknolojik gelişmeler insanın gökyüzüne duyduğu ilgiyi azaltmak yerine derinleştirmiştir. Büyük teleskoplar inşa edip, artık gözüyle bütün haşmetini yeterince takdir edemediği uzayın derinliğini keşfe dalmıştır.

Genel fikri yapımız ağırlıkla etrafımızda gördüklerimizi insan biyolojisine, fiziğine, fikrine, ruhuna, yaşamına uyarlama tabanlı olduğundan, gördüklerimizi özdeşleştirmeye, harici hâllerden kendimize ders çıkartmaya meyilliyizdir.

Bu dürtü cevizi insan beynine benzetip, beynin sağlığı için gümüşe ihtiyaç duyduğu, cevizde de eser miktarda gümüş bulunduğu arasındaki bağlantıları kurmaya iten farklı bir içgüdüdür. Çünkü insan doğaya bakarak kendini anlamaya çalışan bir varlıktır. Kendini, var oluşunu anlamlandırma çabası bir türlü bitmeyen her yeni keşifle daha da genişleyen bir okyanusta boğulmadan su üzerinde kalmakla eşdeğerdir. İnsanlık için henüz tamamlanmamış da olsa bu önemli keşiflerden birisi “kara delik” denilen alan veya cismin bulunmasıdır.

Kara delik nedir peki? Kütle çekim alanı, yoğunluğu itibariyle her tür maddeyi veya ışınımı kaçamayacak şekilde kendi içine çeken büyük kütleli güçlü kozmik alanlara kara delik denmektedir. Einstein’ın genel görelilik teorisinin ardından tutarlı bir kurama kavuşsa da yaklaşık 200 yıl kadar önce İngiliz fizikçi John Mitchell’ın da 1783 yılında Newton mekaniğinden yola çıkarak “yeterli ölçüde yoğun ve kütleli bir yıldızın, ışığın kaçamayacağı yeğinlikte bir kütle çekim alanına sahip olabileceği” öngörüsü[1] aslında bu fikrin temeli. Ancak kara deliklerle ilgili bildiğimiz pek çok şeyi Stephen Hawking ve Leonard Susskind arasındaki tartışmalara ve özelinde Hawking’in ömrünü adadığı çalışmalara borçlu olduğumuzu söyleyebiliriz.

Her ne kadar genel görelilik kavramıyla günümüz kuantum fiziği için bir kapı aralamış olsa da Einstein 1939 yılında bir yıldızın kendi kütle çekim alanında çökemeyeceğini, çünkü maddenin bir noktadan sonra sıkıştırılamayacağını söyleyerek hatalı bir tespitte bulunurken[2] ardılı pek çok bilim insanı bunun aksini ispat eden keşifler yaptılar.

Teoride sürekli bahsi geçen kütle çekimi, sıkışma, yıldızlar hangi merhaleden geçip de Hawking’in tanımıyla kara delik dediğimiz kurgunun dahi sınırlarını zorlayan, ama bilimsel gerçeklere uygun kozmik cisim veya alan ortaya çıkmış ona bakalım.

Konuyu en basit haliyle anlatmaya çalışacağım. Tıpkı insanın yaşam döngüsü olduğu gibi yıldızların da bir yaşam döngüsü olduğunu kabul ederek başlamalıyız bu anlatıya. Bir ak cüce olarak hayatına başlayan genç yıldızlar kendi etraflarındaki devinimini sürdürürken büyüyen bir kütleye ve kütle çekim alanına sahip olurlar. Milyarlarca yıllık süreçleri içerisinde gittikçe büyüyen turuncu veya kızıl dev yıldızlara dönüşerek ihtiyarlayan yıldızlar, büyüyen kütle çekim alanları sebebiyle inanılmaz hızlı şekilde bütün yakıtlarını tüketerek kendi içlerine çökmeye başlarlar. Bu çöküş nihayetinde istisnalar olsa da süpernova denen devasa bir patlama gerçekleşir ve yıldız paramparça olup yok olur. İşte genel teoriye göre kara deliğin oluştuğu an bu süpernovanın sonrasıdır. Gökyüzünde gözlemlediğimiz bazı nebula/bulutsular bu patlamalar sonucunda ortaya çıkmaktadır. Ancak bazen patlamanın merkezinde başlangıçta düşük kütle çekime ve sonsuz yoğunluğa sahip bir çökme alanı oluşur. Kara delik olarak tanıdığımız bu alan evreni iki boyutlu hayal ettiğinizde, üçüncü boyutu oluşturacak bir kuyuya benzetilebilir.

Kara deliğin yok edici çekiminin başlamasını olay ufku adı verilen sınır belirler. Işığın ve maddelerin kütle çekimden kaçamayacağı bu bölgeyi geçen her şey içeri çekilir. Hawking’in tanımıyla olay ufkundan içeri düşmek, Niagara Şelalesinde kanoyla gitmeye benzer. Çok hızlı kürek çekerseniz kaçma şansınız vardır ama şelalenin kenarına kadar gitmişseniz artık kaçamazsınız[3]. Buradaki çekim basit bir kuyunun içine düşmekten biraz daha farklıdır. Çekimin gücüyle uzunluğuna çekiştirilip, enimize sıkıştırılır ve çekim alanı kuvvetliyse daha olay ufkuna varmadan parçalanabiliriz.

Bilim insanları bilinen bütün galaksilerin merkezinde dev kara delikler olduğunu varsayıyorlar. Ki her geçen gün yapılan araştırmalar bu keşfi doğrulayacak veriler sunuyor. Galaksimizin merkezinde de güneşin dört milyon katı büyüklüğünde bir kara delik bulunduğu[4] bilgisiyle bunu yorumlayabiliriz. Kara delikler içine çektikleri her şeyi yutup, parçalayıp, yok ettikten sonra dışarıya çok az yoğunluğu olan ışın salınımı yapıyorlar. Dışarıya çıkan parçacıklar yeni bir yıldız oluşturabilme gücünden çok uzak. Dolayısıyla milyarlarca ışık yılı sonrasında etraflarındaki her şeyi yutup yok etmiş olacaklar. Yani özcesi evren koskoca bir karanlıktan ibaret olacak.

Büyük Patlama (Big Bang) Teorisini kara deliklerin varlığı sayesinde açıklayabilmek de daha mantıklı bir temele oturabilir. Zira evrenimizin merkezinde kütle çekim kuvveti, büyüklüğü ve yoğunluğu yuttuğu her madde ve ışınımla artan süper devasa bir kara delik olduğu varsayılıyor. Evren bir yandan genişlerken, öte yandan tam merkezinden içine çöküyor. Muhtemelen bu merkezi kara delik yeterli büyüklük ve yoğunluğa ulaştığında evrenin genişlemesi de duracak ve tıpkı bir yıldızın süratle içine çöktüğü gibi bütün evren dipsiz bir kuyunun içine çekilerek yok olacak. Genel zaman algımıza göre buna daha çok var diyerek rahatlayabiliriz; ancak kara delik ve onu çevreleyen olay ufkunda zaman mefhumunun yavaşladığını unutmamak gerek. Felaketimiz çoktan nihayete ermiş olabilir de biz farkında olmayabiliriz.

Peki, cevizle beyni birleştiren insanın kara deliklerden öğrenebileceği şey ne? Tıpkı bir insan gibi olduğu mu? Yazının başlarında insanın yaşam döngüsüyle, yıldızın yaşam döngüsünü kıyaslıyordum. Aslına bakarsanız döngüleri kıyaslamak için en doğru ölçüt kara delikler. Zira biz de tıpkı kara delikler gibi doğduğumuz andan itibaren yiyor, içiyor, izliyor, okuyor dipsiz karanlığımıza, manevi kuyumuza her şeyi çekip yutuyor sonra da tıpkı kara deliklerin yuttuklarından sonra bir ifrazat gibi dışarıya tükürdüğü güçsüz ışınlar gibi yuttuklarımızdan arda kalanı dışarıya çıkartıyoruz. Sair yollarla.

Karanlık ve yokluk, ölüm anlamına geliyorsa zihinlerimizde, belki de çoktan öldük, gerçekten yaşıyor muyuz belli değil. Farkında değiliz belki, kendi içimize çöküp patladık ve şimdi her şeyi yok etmek üzere büyük bir arzu ve şiddetle yutuyoruz. Ve bu devam edecek, ta ki geride en ufak bir ışık kalmayana dek.

 

 

 

[1] Stephen Hawking – Kara Delikler, Sf. 21, Alfa Yayınları

[2] Stephen Hawking – a.g.e. Sf. 37

[3] Stephen Hawking – a.g.e. Sf. 45

[4] Stephen Hawking – a.g.e. Sf. 45

 

  • Porsuk Kültür Ocak 2021 sayısında yayımlanmıştır.

En Çok Okunanlar

Diğer Başlıklar

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz