Külden Eşeğin Üzerinde

Ne ara bu kadar yaşlanıp, “bizim zamanımızda televizyon izlemek yerine masallar anlatılırdı” cümleleri kurmaya başladım bilmiyorum. Ancak dosya konusuna uygun bir yazı için tekrar geçmişe özlem duyarak hayıflanan o genç ihtiyar suretine bürünmem gerekti. Yakın zamanda Semih Kaplanoğlu’nun ‘Süt’ adlı sinema filminin girişinde yer alan sahneyle alakalı bir sosyal medya paylaşımı da bu yazıyı tetikledi elbette. Bu sahne ve anlattıklarına dair yazılanları okuduğumda, otuz üç yıl öncesi Hatay’ına dönüverdim birden. Televizyonun belirli saat dilimleri dışında hayatlarımızda çok aktif olmadığı, elektrik kesintisi olması için dua ettiğim akşamlar olduğunu hayal meyal hatırladım. Zira bu kesintiler, babamın bize masal anlatacağı anlamına gelirdi. Babamın dedemden, onun da kendi babasından dinlediği, silsile hâlinde bize kadar ulaşan masallardı bunlar. Sözlü edebiyatın 1986 yılına dek izini sürme şansına erişmiştik.

Bu masalların arasında babamın hem bize, hem de torunlarına pek çok kez anlattığı ‘Külden Eşek’ adlı masalı hatırladım. Yazarak çok etkili olmayacağını bildiğimden, ahkâm kesmeyi planladığım konuda fikirlerinizi aydınlatması için kısaca masalı aktarmalıyım:

“Zamanın behrinde yedi erkek kardeş, annelerinin tekrar hamile kalması üzerine bir erkek çocuk daha doğurursa onu terk edeceklerini söyler. Masala göre kız doğarsa evin çatısına beyaz bayrak, oğlan doğarsa kara bayrak asılacaktır. Her ne kadar bir kız çocuğu doğsa da, hasetlik eden komşular evin çatısına kara bayrak asarlar ve bu yedi erkek kardeş, ana ocağını terk eder. Bembeyaz tenli kız, gel zaman git zaman büyür ve bir şekilde abileri olduğunu öğrenir. Annesinden ona külden bir eşek yapmasını ve abilerini aramak istediğini söyler. Annesi kabul eder ama külden eşeğe, varacağı hedefe gidene kadar ‘çüş’ dememesi gerekir. Zira eşek o zaman kül olup bozulacaktır. Kızın yolda gördüğü bir boncuk, değerli bir taş ve benzeri olaylar yüzünden iki kez çüş diyerek bozduğu eşeklerin ardından, üçüncü külden eşeğiyle abilerinin evine kadar yolculuğuna kadar uzayıp gider masal. Nihayetinde abileri ava gitmişken gizlice evlerine girer, evi toparlar, yemek yapar ve kendisi de dolaba saklanır. Ayrıntıları atlarsak, kavuşurlar. Sonra kızın yolu, evde ateş söndüğü için, ateş istemek üzere bir devin evine düşer. Dev kızın parmağını koparıp yer, olaylar olur, abiler devi öldürür ve devin yanında hizmetini gören kadın, kızın büyük abisine eş olur. Ancak yengesi kızı kıskanmaktadır. Bir gün haradaki atları bilerek salar ve kızı atların ardından toplaması için yollar. Kız gün boyu koşturup atları toplar ama susuzluktan kırılmaktadır. Yengesi içine yavru yılanlar doldurduğu bir tas suyu içmesi için kıza verir, kız da içer. Gel zaman, git zaman yılanlar kızın karnında büyür ve yengesinin iffetine iftirası sonucu abileri kızı hamile sanarak öldürmeye karar verirler. Ancak kimse kız kardeşine kıyamamaktadır. En sonunda en küçük abisi, kızı uzaklara götürür, bir ceylan avlar ve onun kanını gömleğine sürüp, öldürdüğünün kanıtı olarak kız kardeşinden alır. Kardeşini de öldürmez. Kız en büyük ağabeyine kendisine inanmadığı için “ayaklarında yılancık çıkar inşallah” diye beddua eder. Karnında büyüyen yılanlardan şiş hâlde dağ başlarında gezinen kız bir çobana rastlar. Çoban kızın karnında yılan olduğunu anlar. Onu tıpkı Kaplanoğlu’nun Süt filmindeki gibi ayaklarından ağaca bağlar. Ağzının yakınına da, kara koyun sütü sağıp, kaynatıp koyar. Hikâye odur ki, yılanlar kara koyunun sütüne gelir. Kızın ağzından bir bir bütün yılanlar çıkıp sütün olduğu tasa boşalır. Kız, başına gelenleri anlatınca, çoban onunla evlenir, bir oğulları olur, aradan yedi yıl geçer. Yedi ağabeye, yedi yıl! 

Hasıl-ı kelam, kız yedi yıl içerisinde Şemsi gelin adıyla köyün meşhur şifacısı olur. Ağabeyleri, en büyüklerine şifa ararken adını işite işite tanımadan onu bulurlar. Daha da fazlası olur, Şemsi gelini yeğeni olduğunu bilmedikleri oğluna sorarlar. Oğlan durumu annesine anlattığında, annesi oğlanın eline aşık verir ve aşağıdaki dizeleri söylemesini ister: 

 
Yedi kardaş yeğeniyim, 
Ağa devenin büveyiyim, 
Şemsi gelinin bebeğiyim, 

Süt aşığım süt 

Oğlan dayılarına bu sözleri söyleyip çekip gidecek olduğunda, dayıları tekrar söylemesini ister. Oğlansa “ben anamdan bir kere doğdum, bir kere derim” der çeker gider. Sonra kızın ağabeyleri anlar, oğlanı takip edip kardeşlerini bulurlar. Hikayeyi bu defa kızın ağzından dinlerler. Her şeyi anlarlar. Kız kardeşlerinden helallik isteyip, yengeyi kırk katıra bağlayıp parçalarlar. Sonrası da mutlu sondur.” 

Masal bu kadar. İki sene önce epey araştırmış, masalın Türkmenistan’da ‘Akpamık’ olarak anlatıldığını öğrenmiştim. Bunun dışında Türkistan yöresinde belirli değişikliklerle pek çok farklı varyantının olduğunu da öğrendim. Ancak bu masalla ilgili dikkatimi çeken bir diğer yön, Akpamuk adı üzerinden gelişti. Çok bilindik bir masal olan Pamuk Prenses’te de bir avcı, kızı öldürmek yerine bir ceylan avlayıp, onun kanını kızın gömleğine sürerek kötü kraliçeye götürürdü.

Uzmanları çok daha iyi bilmekle birlikte, masalların, mitlerin belirli arketipleri günümüze taşıdığı bir gerçektir. Daha da önemlisi farklı kültürlerin, belirli noktalarda birbiriyle reddedilemez derecede benzeşen ortak özellikleri olması hususudur. Pamuk Prenses masalındaki kötü kraliçeyle, Akpamuk diyebileceğimiz Şemsi gelinin yengesi edebi anlamda benzer ‘tip’lerdir. Bunun yanı sıra, her kültürde kendine yer bulan devlerin, anlatıda kendine ufak da olsa bir rol kapmış olması, bu devin aynı zamanda ateşin bekçisi olması, Şemsi gelinin, ateş yakmayı bilmeyip, ateşi bir diğer komşusundan ödünç istemeye gitmesi gibi her biri farklı işlevler taşıyan enteresan motiflerle örülü bir masaldır.

Peki, süt bu masalda nasıl bir işlevi yerine getirmekte, yıllar öncesinden günümüzde beyaz perdeye uzanabilecek kalıcılığı hangi işlevine istinaden tesis etmektedir? Elbette uzmanlarının üzerine çok daha sağlıklı verilerle eğilebileceği, cevaplayabileceği sorular bunlar. Lâkin yazıyı da hitama erdirmek için kendi görüşlerimi sunmalıyım.

Süt her insanın doğumuyla birlikte onun yaşama tutunmasını sağlayan, özellikle zorlu bozkır şartlarında yaşayan topluluklar için en önemli gıdadır. Hatta ‘anne sütü’ lafzına sığınarak, insan açlığının giderilmesinin arketipi olduğu dahi iddia edilebilir. Masallarımızda kör gözleri açmak için ‘ala geyiğin sütü’, güçlenmek için ‘kaplan sütü’, yanlışlıkla yutulan yılanları çıkartmak içinse ‘kara koyun sütü’ gerektiği motifi işlenmektedir. Hakeza at sütünden sarhoşluk verecek içki yapan, bir başka sarhoşluk veren içeceği ‘aslanın sütü’ olarak adlandıran geniş bir kültür coğrafyasında yaşadığımızı düşünürsek, sütün geçmişten bu yana hayatlarımızın her yönüne sirayet etmesinin önemi de rahatlıkla kavranabilecektir.

Bununla birlikte, yılanın kaynamış süte gelmesi sadece fantastik bir masal figürü değildir. Pek çok yörede yanlışlıkla yılan yutmuş insanlara uygulanan bir tedavi yöntemi olarak da ortaya çıkmaktadır. İster düşmanı simgeleyen yılanlardan kurtuluşun ilacı olan, saflığı temsil eden, isterse yüz yıllar öncesinden bu yana uygulanan bir tedavi yöntemi olan süt hayatı idamemiz adına boğazımıza değecek dünyada olduğumuzu bize hatırlatacak ilk damladır.

İşte bu yüzden geçmişimiz için, geleceğimiz için, süt için!

* Bu yazı Porsuk Kültür Ocak 2020 sayısında yayımlanmıştır.

En Çok Okunanlar

Diğer Başlıklar

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz