Fantastik dünya, olmayanı anlatırken bizleri bir sürü karakterle tanıştırmakla kalmayıp hayatımıza ilginç tür ve yaratıkları dahil etmiştir. İşte bütün bu çeşitliliğin arasında karanlığın en acımasız; fakat bir o kadar karizmatik ve asil yaratıkları hep vampirler olarak betimlenmiştir. Giyimlerinden, hareketlerine; karakterlerinden, vahşetlerine hep sinemanın ilgi odağı olmayı da başarmışlardır. Efsaneye can veren Eflak voyvodası ne kadar bu özelliklere sahipti bilinmez ama beyazperde yakışıklı, güzel aynı zamanda karizmatik onlarca vampire podyum olmuştur. Tom Cruise’dan Brad Pitt’e, Gary Oldman’dan Keanu Reeves’e uzanan ve neredeyse her sene bir örneğini izlediğimiz vampirler familyasının beyazperde de boy göstermesi bir yana, izleyebileceğiniz en karizmatik vampir ve vampir avcısını bir anime de görmek sizleri şaşırtabilir. Fakat Vampire Hunter D – Bloodlust tam da bu beklentiyi karşılayan çizgi filmden öte başlı başına bir film olarak incelenmeyi hak etmektedir.
Yoshitoka Amano “D” karakterini yaratırken neler düşünüyordu tahmin etmek zor. Özellikle karakterin ilk animesiyle Bloodlust arasında çok büyük farklar var. Mevzu bahis ikinci filmimizde açılış sahnesinden itibaren ilgi duymasanız ve hatta çizgi film diye burun kıvırsanız dahi gotik atmosferine ve karanlık hikayesine kapılıp gidiyorsunuz. Filmin başında içine bırakıldığınız ortam size 18.yüzyılı anımsatsa da hikaye geliştikçe bambaşka bir devirde ve zamanda olduğunuzu fark ediyorsunuz.
Filme geniş açıdan baktığınızda karakterlerin ara planında dikkat etmedikçe göze batmayan muhteşem mimari çizim ve arka planlara mutlaka göz atmalısınız. Özellikle ormanda geçen sahnelerde yaprakların detaylarını dahi görmek ürkütücü derecede memnuniyet veriyor. Bu ortamın üstüne sağlam diyalogları, tepkileri ve üstün modellemeleriyle karakterleri de eklediğiniz de gerçekten keyifli bir deneyimin sizi beklediğini söylemeliyim.
Karakterler ise neredeyse ayrı bir konu açılacak kadar kapsamlı incelenebilir nitelikteler. Vampir Avcısı D ismine de ilham olan bir “dunpeal” yani yarı vampir, yarı insan. Çok az konuşmakla birlikte onun bu açığını kapatan eline hapsolmuş bir hizmetkarı, teknolojik aksamları olan robot bir atı ve çok estetik bir kılıcı var. Peşine düştüğü Meier isimli vampirin ise bugüne kadar izlediğim en etkileyici vampir olduğunu da söylemeliyim. Zira Dracula temasıyla vampir filmlerine ve efsanelerine nüfuz eden vampir-insan aşkıyla birleştirilerek bakıldığında Meier’i beyazperde de anime ve animasyon dışında canlandıracak ve hakkını verecek bir aktör henüz tanımıyorum. Tıpkı “D” gibi vampir avlayan Markus Kardeşler, her biri ayrı yetenekleri ve teknolojileri ile filmin önemli bir bölümünü keyifli kılıyor.
Eğer bu filmi, çizgi film ön yargısından kurtularak izlerseniz, sinema adına çok hoş bir deneyim ve vampir hikayelerine farklı bir bakış kazanacaksınız. Legal yollardan filme ulaşmak neredeyse imkansız. Yine de tüm imkanlar kullanılarak bulunması ve izlenmesi gereken bir film. Özellikle çizgi dünyasıyla gerçekliğin karmakarışık bir hal aldığı günümüzde vampirleri ve efsanelerini seven izleyiciler için gerçek ve seçkin bir klasik.
* Bu yazı Sinemalife Dergisi Şubat 2009 sayısında Uçurtma İpi adlı köşede yayımlanmıştır.



