“Tarih milletlerin tarlasıdır. Her toplum geçmiştebu tarlaya ne ekmişse, gelecekte onu biçer”Voltaire
Sanırım bundan iki yıl kadar önce mevsimin, takvimlere göre sonbahar olmasına rağmen kendisini yaz gibi hissettiği bir gündü. Yakın bir arkadaşımla mitolojiler üzerine konuşuyorduk. Mitolojilerin ortak noktalarından bahsederken, bana arketip kavramından haberdar olup olmadığımı sormuştu. Carl Gustav Jung ile doğrudan tanışmamın başlangıcı da bu oldu. Arkadaşımın bu konudaki tavsiyesini size de aktararak girizgâhı yapmış olalım. Arketip kavramını ve kapsamını tam olarak anlamadan yapacağınız herhangi bir mitoloji, dinler tarihi ve dahi hikâye okuması eksik kalıyor. İyi güzel söylüyorum da, nedir bu arketip?Arketip denilen şey, ilk defa Jung tarafından ortaya atılan, sembolik anlam, ilk örnek diyebileceğimiz bir kavram olup, insan psikolojisini ve geçmişini, bilincinin derinlerinde yatan sebepleri, ilk anlamları tanımlıyor. Muhtevası itibariyle insanların zaman içerisinde geliştirdikleri davranış kalıplarının ilk örneği, insanın ve kültürünün yapı taşı olduğu da söylenebilir. Felsefi anlamıyla bakarsanız, Platon’un “İdealar Dünyası” kavramında yer alan her bir “idea” gibi algılanabilir.
Aralarındaki en önemli farklılık, Platon’un ideaları bir çeşit soyut dünyada yer alıyorken, arketiplerin insan psikolojisinin derinlerinde, bilinçlerimizin puslu koridorlarında veya tarihimizin ilk sayfalarında yer alıyor olması.
Ne demiştik? Mitolojileri yorumlamak için arketiplerin varlığı, taşıdıkları anlamı idrak etmek önemli bir basamak. Bu merdivene tırmanmak istiyorsanız da, bu satırların yazarının âcizane tavsiyesi Metis Yayınları tarafından yayınlanan Carl Gustav Jung’un “Dört Arketip” adlı kitabını öncelikli okunanlar listenize almanız. Kitap, kendi kültürünüze uyumlanacak doğru bağlantıları kurabilmek ve ilk örneğe ulaşabilmek adına ciddi bir rehberlik sağlıyor okuyucusu için.
Mamafih, konuyu kendi kültürümüz açısından yorumlayabilmek için de, bizim kültürümüzde yer alan arketiplerin örneklerine ulaşabiliyor olmamız lazım. Gönül isterdi ki, bu konuda tarihimizi modern bilimin esasları ile hamasetten uzak bir şekilde yorumlayabilelim, ancak burada da yine bizim kültürümüze dışarıdan bakan bir gözün yardımına muhtaç durumdayız.
Andrey Markoviç Sagalayev’in Bilge Kültür Sanat Yayınları tarafından yeni yayınlanmış “Ural-Altay Mitolojisinde Arketipler ve Semboller” kitabı, bu konuda ihtiyacımız olan aydınlanmayı gözlerimizin önüne seriyor. Önce metodolojiyle ve akademik diliyle sizi biraz yorsa da, Türklerin kozmogonik mitolojisi ve bu mitolojinin panteonuyla, önemli figürlerine ilişkin ufkunuzu açtığı kesin. Elbette, bugüne kadar okuduğu “milli” mitoloji içerisinde yoğrulmuş hassas okuyucular için bazı ifadeler üzücü nitelik arz edebilir.
Zira Rus akademisyen bazı mitolojik figürlerin, Hint-Avrupa kültüründen aparıldığını ima etmek şöyle dursun, doğrudan itham eyliyor. Yine de özellikle Orta Asya coğrafyasında kültürümüzün derdine, bizden daha çok düşmüş olan Rus akademisyenler olmasaydı, bugün edindiğimiz bilgilerin yüzeyselliği su götürmez bir gerçek olarak tekrar yüzümüze çarpacaktı.
Bu iki kitabı okuduktan sonra, kültür bilinçaltımızda tatlı bir gezinti yapmanızı isteyeceğim. Bu gezintiyi de Ötüken Neşriyat tarafından geçen ay yayınlanmış Fuzuli Bayat’ın, Kadim Türklerin Mitolojik Hikâyeleri ile gerçekleştireceksiniz. Türk kozmogonik mitolojisini, evrenin yaratılışı ile ilgili farklı Türk topluluklarındaki değişiklikleri, yabancı kültür etkilerini ve en önemlisi bu hikâyelerin ilk örneklerinin yani arketipinin ne olabileceği konusunda derin ve sınırsız düşünceyi tetiklemek için mühim bir kaynak olduğunu söyleyebilirim.
Gelelim fasulyenin faydalarına. Arketip neden bu kadar önemli?
Son zamanlarda toplumumuzda bir arada kalmışlık, ne idüğü belirsizlik, mutsuzluk ve bıkkınlık hasıl olmuş durumda. Bu hasletler, bir kısmımızın rahatsız olduğu çürümüşlüğe, yozluğa, boşluğa kendimizi ait hissedemeyişimizin en önemli sebebi. Üstüne üstlük, insanlar bu sorunları aşamayacak kadar yalnız ve birlik olamayacak kadar birbirine yabancılaşmanın arifesinde. Çanlar bizim için çalıyor. Artık sistemimizi, toplumumuzu ve kendimizi yeniden modellememizin, amiyane teknolojik deyişle “fabrika ayarlarına dönmenin” zamanı geldi de geçiyor.
İşte bu yüzden, Orta Asya’dan buraya kadar, cihangirlik hesabıyla gelen atalarımızın yolda hoş beş ettiği her kültürden iktibas ettiği ve eski değerleriyle harmanlayarak ayakta tuttuğu “yeni değerler” tahminimizden daha fazla kötülük, yozluk ve çürümüşlüğü içinde barındırıyor. Bu yeni değerler, Türklük denen çadırda yaşayan kara budun ile aksakal arasında açılmaya çalışılan uçurumların ta kendisi.
Uçurumlara, yozluğa ve çürümüşlüğe rağmen aleyhimizde kurulmak istenen her türlü hile, oyun ve sistemi başarısız kılan da, ilk örneklerimizden bu güne değin taşımayı başardığımız, dengesiz de denilebilecek irrasyonel tepkilerimiz. Ancak bu dengesizlik hâli, tek başına koca bir kültürü ayakta tutmaya ve yaşatmaya yetecek gerekli enerjiyi taşımaktan çok uzak. Artık milletimize ve kültürümüze has dönemsel bahar temizliğinin, arınmanın; kültürümüzün ilk örneklerini tespit ederek kültür ve değerlerimizi yeniden inşa etmenin, hamaset ile değil sühûlet içerisinde ayağa kalkmanın zamanıdır.
Zaman yeniden aidiyetimizi tanımlamak, zaman yeniden “Türk” olmak zamanıdır!



