Sanatçının kibirli oluşu iç dünyası ve toplumdaki yerini anlamlandırmak için, ona en çok yöneltilen iddialardan biridir. Esasında böyle bir yazıda doğru sonuca ulaşabilmek için öncelikle tanımların, kavramların birer birer üzerinden geçmek gerekir ve fakat sanat ile kibir arasındaki korelasyonu anlayabilmek için bu ana kavramlar dışında hangi tanımları irdelemek gerektiği sorusunun cevabı değişkenlik arz edebilir. Kavramlar arasındaki ilişkiyi anlamlandırabilmek için sanatı, sanatçıyı, aydını, kibri, tevazu sahibi olmakla, tevazu göstermeyi ayrı ayrı ele almak yetmeyeceği gibi sadece ülkemizin değil, dünyanın da hakikat-sonrası çağda maruz kaldığı idiokrasiyle, bu toplum düzeninin hortlattığı aydın nefretini de konuya dâhil etmek gerektiğine inanıyorum.
Bilinebilecek kavramların tanımlarını yazının anlatımına bırakmakla birlikte “idiokrasi” olarak dilimize girmiş tanım açıklanmaya muhtaçtır. Tam bir Türkçe karşılığı bulunmadığı için bu hâliyle kullandığım kelime, “geri zekalıların/ahmakların hâkim oldukları toplumsal düzeni” tarif etmektedir. Tanımı açarken hakaret etme kastım olmadan kelimenin orijinal dilinden birebir çevirisini sunuyorum sizlere.
Aktarılanlarla birlikte idiokrasi tanımının sanat ve kibir arasındaki ilişkiyi anlamlandırmada nasıl bir faydası olduğu noktası mühimdir. Lee McIntyre’ın Hakikat-Sonrası adlı kitabında da bahsettiği üzere aslında binlerce yıldır süregelen siyasi hareketlerle temeli hazırlanmış bir kavram olan hakikat-sonrası tanımı[1], özellikle 2016 yılı itibariyle ele geçirdiği dünyamızda yukarıda tanımladığımız toplumsal düzenin verdiği güvenle büyüyüp serpiliyor. Felsefi anlamıyla en basite indirgenmiş hâlinin, siyasal argümanlar karşısında bilimselliği inkâr etmek anlamına geldiği bilinse de sorun sadece bilimsel değildir.
Bilimsel argümanların “teoriye dayalı” yapısı sebebiyle, kesin olmadıklarından mülhem sunulan bilim karşıtı itirazların artışıyla, toplumlarda ortaya çıkan aydın, kendini yetiştirmiş, bilinçli vatandaşlara duyulan nefretin arasında doğru orantı mevcuttur. Konunun sanat ve kibirle bağlantısı da tam olarak burada ortaya çıkar. Zira vücuda getirdikleri sanat eserleriyle, toplumların kâh hayalleri, kâh gerçeklerine yön çizen sanatçılar da kısaca “aydın nefreti” diyebileceğimiz davranış tarzından ziyadesiyle pay almaktadır.
Toplum muhayyilesinin ötesinde sayılabilecek düşünceleri sembolize ederek bunları bir resim, heykel, senfoni, beste, roman, öykü vb. eserler hâlinde ortaya çıkartabilmek, takdir edersiniz ki alelade şahısların tecrübe edebileceği bir şey değildir. Aleladeliği yüzüne vurulan insanlarınsa, olağanın üzerinde performans sergileyen bir insanın kendisinden ne farkı olabileceğine dair olumsuz, müphem sorgulamalarının aydınlara duyulan nefretin bir benzerini sanatçılara ve sanata karşı yöneltmiş olması kaçınılmazdır.
Velâkin yukarıda anılan nefreti oluşturabilmek için sadece aleladelik yetmez. Eser miktarda ahmaklık, almazlık, aktüalite ve siyaset altında boğularak aptallaşmak da lazım gelir. Toplumu oluşturan bireylerin sürekli ideolojik safsatalarla, aktüel gelişmelerle, bireysel müdahaleyle değiştirmeyeceği olgulardan endişe duyması sağlanıp yoğrularak sonradan kazandığı –evet, insanlar ahmak doğmazlar- bu yetileri, toplumun geri kalanını da kendileri gibi görmelerine yol açar. Ahmaklar veya almazlar herkesin ahmak/almaz olduğunu zanneder. Nefreti oluşturan şey de tam olarak bu hâldir. Kendileri gibi olmayan, cemiyetleri içinde göremedikleri, yaptıklarını anlayamadıkları ve hatta anlasalar bile anladıkları şeyler hakikat-sonrası çağın normları gereği işine gelmeyen insanlar bu nefreti körükleyip, tedavi edilemez, sonsuz bir mağduriyete çevirirler.
Mağduriyetlerinin en yoğun vücut bulmuş ifadeleri, aydınların, sanatçıların, entelektüellerin kibirli, ahlâksız, topluma zararlı oldukları yönünde inşa olur. İfadelerinin gerçeği işaret edip etmediklerini yön gösterici birkaç alıntıyla izah etmeden önce, mağdurların mağduriyetlerinin sebebinin muhataplarının kibri olmadığını belirtmek gerekir. Kibir, toplum zihnine olumsuz kodlanmış kelimelerden olduğundan, önü sonu, enikonu düşünülmeden avamı aşan her davranış, her hâl kibir yaftasıyla damgalanmıştır. Bu da yetmeyerek karşısına tevazu kelimesi konulmuştur. Oysa kelimenin tanımındaki alçakgönüllülükle bağdaşmayan farklı bir davranış modeli vardır. “Tevazu göstermek” diye de adlandırılan bu davranış şekli yapı itibariyle her yapılanı tolere edebilecek bir hoşgörülülük hâlini doğurmaktadır.
Hoşgörü denildiğinde durup düşünmek gereklidir. Halil Cibran’ın isabetle tespit ettiği üzere, “Hoşgörü, kibirden hastalanmış bir sevgidir.”[2] Tevazu gösterme hâli, kibirliliğin karşısında tutunamayarak, onu alaşağı ederek, tevazu gösterene içinden “sizler karşısında nasıl da alçakgönüllü, yüce, hoşgörülü davranıyorum” dedirterek zıddına yani kibre bulanan bir davranıştır.
Mamafih, tevazu sahibi olmak ayrıdır. Mütevazı insanlar, kendilerini, çaplarını, yapabileceklerini, yapamayacaklarını, kapasitelerini bilen ve bunlara göre davranan insanlardır. İdiokratik toplumların harcına çöreklenmiş insanlar, mütevazılığı sinmişlikle, kabullenmişlikle, ezilmişlikle bir tutsalar da yanılmaktadırlar. Çünkü ortada dayatılmış kavramlardan sıyrılan bir kendini gerçekleştirme hâli söz konusudur.
Yine de sanatçının kibirli oluşu konusunda hiç mi haklı değillerdir? Bağlamı bu noktadan ele alacaksak, Analitik Psikolojinin kurucusu ünlü psikiyatr Carl Gustav Jung’un aşağıdaki sözlerine kulak vererek başlamalıyız:
“Kişi sahip olduğu tanrı vergisi yaratıcı ateşin bedelini fazlasıyla ödemek zorundadır. Âdeta her birimiz sınırlı bir enerji birikimiyle dünyaya gelmişiz gibidir. Sanatçıda ise, yapısındaki en kuvvetli güç, yani yaratıcılığı bu enerjiyi ele geçirip tekeline alarak, geriye değerli hiçbir şeyin ortaya çıkmayacağı bir şeyler bırakacaktır. Yaratıcı dürtü, insanın içindeki insanlığı öyle boşaltır ki kişisel benlik sadece ilkel yahut alt düzeyde var olabilir ve her türden kusuru – acımasızlık, bencillik (otoerotizm) kibirlilik ve diğer çocuksu özellikler- üretmeye itilir. Yaşam gücünü korumasının ve tamamen tükenmesini engellemesinin tek amacı bu bayağılıklardır.”[3]
İtiraf etmek gerekirse, alıntılar genelde konunun tümüne hâkim olmaya engeldir. Jung’un da yukarıda alıntıladığımız pasaja gelene kadar anlattıklarını bilmeden bu alıntıyı yanlış yorumlama hatasına düşebiliriz. Sanatçının içinde çarpışan iki gücün (yaratıcılığı ve insanlığı) farkında olan Jung, olumsuz kişilik özelliği sayılan hâllerin ortaya çıkış sebeplerinden bahsetmektedir. Esasen kültür tarihimizi kaplayan “tevazu” kavramının atipik karşılığı gibidir yukarıda aktarılanlar. Kibir, sanatçının “oluşu” değil “yapışı” sebebiyle ortaya çıkan bir arıza olarak gözükür. Velhasıl doğuştan gelen bir karakter özelliği değil, kuvvetli bir ilacın yan etkisi gibidir. Mamafih, sanatçının oluşunda tevazu olmazsa, yarattığı eserin kudretiyle ortaya çıkmasından bahsedebilmenin de mümkün olamayacağı görüşündeyim. Zira sanatçı kendini, yapabileceklerini, yaratabileceklerini bilen ve bu uğurda farkında olsa da, olmasa da insanlığından vazgeçmeyi göze alabilen kişidir. Üstelik insanlığından vazgeçmiş hâlinin, hakikat-sonrası çağın idiokratlarının insan hâlinden üstün olduğu tartışmasızdır. Aralarındaki en kati fark, birinin kaybettiği insanlığından sanat eseri ortaya çıkarmasıyken, diğerinin kaybı neticesinde ortaya çıkan hiçbir şey olmadığı gibi bu kaybın nefrete dönüşmüş olmasıdır.
Sanatçının insan olarak yozluğuyla ilgili bir başka alıntının bize rehberlik etmesine ihtiyaç duyabiliriz. Böylece basit insanın kibriyle sanatçının kibri arasındaki farkı anlamak noktasında bir adım daha atmış oluruz. Terry Eagleton, Kötülük Üzerine Bir Deneme adlı kitabında aşağıdaki hususu dikkatimize sunar:
“Sanatçı kötülükle dirsek temasında olmalıdır çünkü her tür tecrübeyi, ahlâken doğru da olsa yanlış da olsa, sanat değirmeninde öğütmelidir. Bu yüzden, eğer sanatını geliştirmek istiyorsa, azizlik düşlerini bir kenara itip, bir tür ahlâksız olmalıdır. Sana sanki sanatçının iyiliğini emip bitirmektedir. Sanat ne kadar yüceyse, sanatçının hayatı o denli yozlaşmıştır.”[4]
Yukarıdaki her iki alıntıyı bir arada ele aldığınızda geçmişteki yüce sanatçıların bir şekilde aklanmaya çalışıldığını düşünebilirsiniz. Ancak dikkat edilmesi gereken şey Eagleton’ın “bir tür ahlâksız olmaları” yönündeki beyanıdır. Belirtilen ahlâksızlık, genel bir ahlâk problemi olarak vücut bulmayacağı gibi toplumun ahlâk normlarına göre belirlenmiş ve olumsuz addedilmiş davranışlar da sanatçıya atfedilmemelidir. Elbette özel hayatı deşelendiğinde pek çok büyük sanatçının muhatabında tiksinti, korku, ayıplama, kınama hâli uyandırması mümkündür. Velâkin sanatçının topluma, ulusa, kıtaya, dünyaya sunduğu şey “yaratıcılığının nihayeti olan eseri” olup asla kendi hususi hayatı olmamıştır.
Misal, James Joyce karısı olacak Nora Joyce’a yazmış olduğu pek özel ve genel kanaat uyarınca terbiyesiz mektuplarını sadece muhatabının okuması için kaleme alırken, Ulysses’i insanlarca okunmak üzere yazmıştır. Beethoven’ın özel hayatındaki problemler, Mozart’ın çapkınlığı, Dostoyevski’nin kumar sorunları ve ruhsal sıkıntıları, Gogol’ın deliliği, Kafka’nın cinsel başarısızlık korkusu, muhataplarının bir sanat eserinden edinmeyi beklediği fayda veya hazzı karşılayamaz. Zira sanatçının insanlığı, yukarıda bir kez daha bahsettiğim üzere, eserinin içine karışmış durumdadır. Ay Işığı Sonatı’nın veya Requiem’in notalarında, Öteki’nin, Dava’nın, Ulysses’in, Ölü Canlar’ın sayfalarında aranması gereken şeyi, sanatçının şahsında aramak “ayrı bir tür ahlâksızlıktır”.
Eserden ziyade eserin sahibinin mahremine duyulan ilgi, özünde sanatçıyı anlamak yerine röntgenleme, başkasının hayatını deşeleme merakını gideriyorsa, anlamla yaşamaktan yoksun idiokratik yani ahmak toplum düzenin hakimiyetinden bahsedilebilir. “İnsanların anlamla yaşamalarına olanak sağlamayan toplumlar, anlamlandırma işini astroloji ve Kabala gibi merdiven altı spritüellerine havale eder”[5] diyen Eagleton’ın bu cümlesine eklenebilecek pek çok olgudan birisi de sanatçıların eserlerinden bağımsız hususi hayatlarındaki tutumlarını incelemek olabilir. Zira anlamla yaşamalarına olanak sağlanan toplumlar, merdivenlerin altına, kapılarına ardına, insanların mahremlerine ilgi duymazlar.
Kaldı ki “ahlâk” kavramı üzerindeki tartışmalar bir türlü sonuçlanmamış; bir tedip, dışlama, öteleme, ötekileştirme aracı olarak kullanılan amaç dışı bir silah hâline gelmiştir. İdiokratik düzeni benimsemiş “ahlâksız” bireylerin en mühim özelliği, tevazu sahibi olmamaktan mütevellit kendilerini bilmemeleri, kendileriyle, yaptıklarıyla ilgilenmemeleri ve sürekli karşısındakilerin yaşamları, düşünceleri, ahlâklarıyla ilgilenmeleridir. Oysa kibirli addedilen sanatçılar, kendi hususi yaşamlarını sanatları uğruna feda edecek tutkuya sahip ve bunun bilincinde kendilerine kalmış yoz hayatları sürdürmekte istikrarlı bireylerdir. Kendileri adına eserlerinin konuşmasını tercih eden, geriye kalan yoz, kötücül, ahlâksız belki de “kibirli” yaşamı kabullenen bireylerdir.
Sofu bir Katolik olan Tolkien’in “ikincil yaratıcılık” dediği insan yaratıcılığı bir anlamda sanatçının kendini gerçekleştirmesi anlamına da gelir. Sanatçının kibrine bu açıdan baktığınızda da aslında kendini gerçekleştirmeye çalışan bireyin, kendini ve yapabileceklerini bilmesi sebebiyle tevazu sahibi olduğunu da söyleyebilmeliyiz. Değişik bir pencereden bakıldığında, birbirinin zıddı gözüken tevazu ve kibrin aynı anlamda buluşabildiklerinin vaki olduğunu görebilirsiniz.
Daha da önemlisi ahlâk tanımıyla alakalı tarihin tozlu sayfalarına Justinus tarafından düşülmüş en önemli cümleleri olan “Yunanlıların eğitimli ahlakları, vahşi barbarların ahlakı karşısında zayıf kalacaktır. Çünkü ahlaksızlık nedir bilmeyen bir toplum, erdemin bilgisine sahip olan toplumdan daha iyidir”[6] tespiti “ahlâk” kavramının bilgisinden arî olmanın önemini vurgulamaktadır. Çoğunlukla bir kavramı içini doldurarak yaşamak yerine, kavramın tanımı, muhtevası, barındırması gerekenleri etrafında sürekli mesai harcayarak öze ulaşamamak çağımızın en çok efor sarf edilen sporu hâline gelmiştir. Toplumları esir alan sözde ahlâkî normlardan sıyrılmış veya eserine boşalttığı yaratıcılığı ile bu bilgiden kendini arındırmış bir sanatçının, dışarıya sızan ve kibir sandığımız kendini gerçekleştirmiş hâli, her halükarda ve fırsatta “ahlâkî değerlerden” dem vuran sözde ahlâklı, özde kibirlilerin “idiokrasiye” râm olmuş nefret dolu hâllerinden daha evladır.
Bizden farklı düşünen, yüce eserler ortaya koyan, sadece bireye veya belirli bir topluma değil bilcümle insanın pek çok duyusuna hitap eden insanların hususi hayatlarında sergiledikleri kibirden ziyade –ki ortaya çıkan duygunun tıpkı ahlâk tanımında olduğu gibi kibir olup olmadığı da müphemdir- eserlerinin bize hitap ettikleriyle ilgilenmeliyiz. Zira hayat muhatap gördüklerimizin ne yaşadığı değil, kendi yaşadığımızın ne olup olmadığıdır.
Yukarıda aktarılan sebeple öteden bu yana var olduğu bilinmekle, şiddetini günümüzde arttıran, hakikatleri ezip geçen, ahmakların herkesi kendisi gibi zannederek dayattığı hakikatlerde boğulduğumuz bu galiz çağı anlamalıyız. Ahmakların nefretini içgüdüsel bir dürtüyle şekillendiren şeyin, idiokratik düzeni değiştirebilecek en önemli unsurlardan birinin sanat olduğunu idrak etmeliyiz. Bizi hakikat-sonrası çağın yıkıcılığından koruyacak ve belki de kurtaracak sanatın, sanatçının kibrinden ziyade onun insanlığının, kendini gerçekleştirişinin ve yaratıcılığının sonucu olduğunu bilmeliyiz.
Ezcümle, sanatı yermek için sanatçının eserinden kendisine geri kalan yozluğu görmezden gelmeyi öğrenmeliyiz. Çünkü sanat eseri dünyaya hitap ederken, sanatçının kibri hususi hayatının muhataplarına yönelmiş olup, harici muhatapların görüşlerinden, kendilerini onaylamalarından, kabul etmelerinden arîdir. Ahlâk saldırmaya yarayan bir kılıç veya gökten yağan taşlar değil, ahmaklardan korunmaya yarayan bir kalkan veya taşların zararından koruyan bir şemsiye olmalıdır.
Ahmakların şerrinden ancak sanatla kurtulabiliriz. Zira kibir, sanatçının eserinde değil kendinde ortaya çıkar. Velhasıl sanatta kibirden eser yoktur. Çünkü orada sadece eser sahibinin insanlığını buluruz. Kaybedeyazdığımız insanlığı…
[1] Lee McIntyre – Hakikat-Sonrası, Tellekt Yayınları, Nisan 2019, İstanbul. Sf. 34
[2] Halil Cibran – Kum ve Köpük, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 4. Baskı, Mart 2016, İstanbul, Sf. 56
[3] Carl Gustav Jung – Ruh, Pinhan Yayıncılık, 2. Baskı, Ekim 2018, İstanbul, Sf. 137
[4] Terry Eagleton – Kötülük Üzerine Bir Deneme, İletişim Yayınları, 4. Baskı, 2017 İstanbul, Sf. 56
[5] Terry Eagleton – a.g.e. Sf. 109
[6] Justinus – Epitome of the Philippic History of Pompeius Trogius, 2. Kitap, 2. Bölüm
- Bu yazı Ihlamur Dergi Haziran 2020 sayısında yayımlanmıştır.



