Westeros’a değil de, bilcümle mahlûkatın hareket ameliyesine ket vurmaya gelen; doğayı, içindeki envai çeşit bitki, hayvan, böcek demeden -insanlığın aksi gayretine rağmen- dinlenmeye zorlamak maksadıyla gelen kışın en mühim alametifarikalarından biridir kar tanesi. Toplanıp bir araya geldiğinde dingin bir kıyamete tekabül eden yoğun beyazlık, onu oluşturup bir araya getiren her zerrenin biricikliğini anlamamıza engel olmaktadır. Bu eşsizliği gösteren delillere bakacak olursak, kar tanelerinin bize bir şeyler anlatmaya çalıştığını düşünmemiz icap eder. Teoman’ın dilinin ucuna konmasında, Akrep Nalan’ın düşen kar tanelerinde, ağlamaya bir sebep bulmasını da anlamaya çalışabiliriz. Çünkü insan anlamak üzere vardır.
O hâlde anlamak için cevaplanması gereken ilk sual, kar tanesinin nasıl oluştuğudur. Bir araya geldiğinde pamuk helva görünümüyle iştah kabartan karların en ufak zerreleri olan kar taneleri, esas olarak buz kristallerinden müteşekkildir. Fakat onları ilgi çekici kılarak anlam çıkartmamıza yarayan özellikleri, her insanın kendine has parmak izi olması misalinden hareketle her bir kar tanesinin de eşsiz oluşudur.
Bu eşsizlikle ilgili ilk görsel tespit kar taneleri üzerinde araştırmalar yapan Wilson Bentley’e aittir. Kar tanelerinin özelliklerine ilişkin çok eski çalışmalar da bulunmakla birlikte, 1880’lerde fotoğraflanmaları anlamında ilk çalışmayı yapan Bentley’dir. 1925 yılında o zamana dek mikroskop altında incelemiş olduğu kar kristallerinin hepsinin kusursuz simetriye sahip olduğu, bununla da kalmayıp hiçbir tasarımın tekrarlanmadığını söylemiştir[1]. Çektiği fotoğraflardan örnekler görmek isteyenlerin dipnottaki bağlantıya tıklaması tavsiye edilir.
Sahip oldukları kusursuz simetriye “altılı” veya “altı katlı radyal simetri” denmektedir. Bu simetri sayesinde kar tanesinin merkezinden kenarlarına uzanan altısı da birbirine eşit desenler oluşmaktadır[2]. Altı katlı simetriyi 1611 yılında ilk defa keşfeden, ünlü matematikçi ve gökbilimci Johannes Kepler’dir. Ancak üzerinden yirmi yıl geçtikten sonra, doğada çok ender olarak görülen on iki kenarlı kar tanesini gözlemleyen bir filozof var ki kendisi düşündüğü için var olduğuna inanmakta. Tahmin ettiğiniz üzere, bahsettiğim isim Descartes.
Tarihin puslu raflarından gelen bu bilgiler, sanki insanlığa bir mesaj vermeye çalışmaktadır. Gökbilimin, matematiğin, fiziğin ve felsefenin bir mevsim olayının sonuçları üzerinde toplanması, varoluşumuzu anlamlandırmaya çalışmamız açısından mühim bir delil olarak görülmelidir belki de. Yıllara sari pek çok çalışma olmakla birlikte, kar tanelerinin incelenmesinin belirli bir sistematiğe kavuşması 1950’li yıllarda Japon Nükleer Fizikçi Ukichiro Nakaya ile başlamıştır[3].
Ezcümle geçmişte ve günümüzde insan anlam çıkartabileceği her şeyi nasıl didik didik ediyorduysa, kar taneleri de günümüzde bu ilgiden payına düşeni almaktadır. Mesela Kenneth G. Libbrecht isimli fizikçi, Kaliforniya Üniversitesi çatısı altında ömrünü kar tanelerini incelemeye vakfetmiş durumdadır[4]. Peki, kar tanelerinin bize anlattığı, anlatmaya çalıştığı veya bizim anlamak için kıvranıp durduğumuz nedir? Henüz gökyüzündeyken ufak buz kristallerinin birleşmeye başlamasından kendimize çıkarabileceğimiz mesaj ne olmalıdır?
Mevsim kışa dönüp de, yağış yüklenmiş bulutlar göğün üst katmanlarında soğukla çarpıştığında, ruhlarımızın kendine has kristalleştirmelere tabi tuttuğu özümüzü bekleyen o masal büyüsünde de bir anlam olmalı muhakkak.
İnsan mikroskopta kar tanelerini, teleskopta yıldızları incelerken aradığı anlamla hakikati ne kadar uzakta aradığını es mi geçiyor acaba? Kendi gözleriyle göremediği için ikame araçlarla durmaksızın, tekrar tekrar şahit olduğu cümle varoluşun kendine haslığının, bi-t-tabi kendi özü için de geçerli olduğu gerçeğini mi ıskalıyor veya? Nasıl ki kara deliğe çekilen yıldızlar bu belirsizlikte birlik olup ışık demetleri olarak var oluyor, nasıl ki kar taneleri birbirinden eşsiz tasarımlarıyla gökyüzü veya yeryüzünde birleşip doğanın isini, pisini, pasını örtüp toprağı temizleyen bir bütünlük arz ediyorsa, insan da kendi eşsizliğinden payına düşeni alıp, birleştiği vakit neler yapabileceğini görmeli.
Gökten düşeyazarken kendini kar örtüsü belleyenlerin, kendilerini ideoloji, din, ırk, dil, örgüt, bağlı bulunduğu kurum ve kuruluşlarla tanımlayanlardan farkı yok diyebilmeliyiz belki de. Biricikliğimize, eşsizliğimize, kendine haslığımıza sahip çıkıp, sonra yolda tutunmaya başlamalıyız birbirimize. Sadece benzerlerimize değil, bize benzemeyenlere de. İnsanlığımızın isini, pisini, pasını temizleyecek bir kış uykusuna yattığında doğa, o doğayı birlik, beraberliğimizle örtebilmeliyiz kristal netliğinde ve kar beyazlığında.
Siz de o eşsiz kristaller dilinize düşsün diye açmakta mısınız ağzınızı? Yoksa ne anlatır gökten düşen beyaz masal ruhunuza bilemem. Ama her kar yağdığında kafasını göğe kaldırıp, dilini dışarı çıkartan bana bunları hatırlatmakta o eşsiz masal zerresi.



