Edip Neyi Bilmeli?

Değişen devrin şartları uyarınca artık belli başlı tartışmalara sosyal medya kanalıyla vakıf oluyoruz. Edebiyatımız, kimilerine göre bir duraklama devri yaşıyor, kimilerine göre meta-gerçekliği kavrayan anlatıların ilk örnekleriyle farklı bir başkaldırı altında zuhur etmeye başladı bile. Postmodernizmin savunulacak üstün değerler kalmadığı yönünde oluşturduğu algının, yazılabilecek her şeyin çoktan yazılmış olduğunu vurgulayan, beraberinde alaycı, sinik üslubu getiren tavrının en şiddetli yansımaları edebiyat üzerinde zuhur ettiği için bu çatıda tartışmayı başlatmak gerek belki de. Postmodern edebiyatın çok sayıda kapı kapatarak, ediplere yani edebiyatla uğraşan kimselere sınırlı sayıda kapı açtığının görmezden gelindiği fikrindeyim. İnsanların keşfedilebilecek her şeyi keşfettiği, bu bağlamda edebi anlamda bütün ürünlerin mümkün olabilecek en farklı şekillerde çoktan sunulmuş olduğu yolundaki ön kabule katılmıyorum.

Bu ancak belirli kalıplara sıkışmış anlatılar için geçerli olabilir.Edebi yapıtları formüle ederek denklem formatında anlamaya veya izah etmeye çalışmanın, dokunup, göremediğimiz, koklayamadığımız, işitemediğimiz ancak hissettiğimiz bu duraklamanın sebeplerinden birinin de bu ön kabul olması muhtemel.

Mevcut girizgâha sebep olan cümlelerin aslında konuyla ilgisi yok diye düşünebilirsiniz. İrdelemek istediğim konu edebiyatçıların tarih, tarihçilerin edebiyat bilgisinden mahrum oldukları eleştirisini yapan bir sosyal medya iletisi üzerine zihnimde ilkin bu bağlamda şekilleniverdi.

Edip tarih bilmeli midir sorusunun cevabı kısaca “evet” olarak cevaplandığında muhakkak eksik olacaktır. Lâkin lalettayin olanı için değil, iyi bir edip için konuştuğumuzu düşünelim. Edebiyat için üreten, ürün veren iyi seviyedeki yazarların, şairlerin bilmekle yükümlü olduklarından birisi sadece tarih olmamalı. Zira sadece bu bağlamda kalırsak, yazılmış tarihi keyfe keder kurgulamaktan, postmodern edebiyatın ön kabullerine tabi olmaktan başka çaremiz kalmayacaktır.

Genel kaide uyarınca birikimlerimizi yazılı olarak aktarmamızın temel sebebi bizi buna zorlayan doluluk hissidir. Dolayısıyla edip, kâh okuyup gezerek, kâh görüp duyarak doldurduğu zihnini yazarak dışa vurmakta, böylece yeni okumalara, gezmelere, görmelere, duymalara yer açabilmektedir. Hayat, insan, onu çevreleyen mekân, zaman ve tüm bunlara dair ne varsa, edibin konusu olabilir.Elbette yazım mesailerini yerine getirebilmesi için ihtiyacı olan birikim, sadece bir şeyi çok iyi bilmekle oluşmuyor ne yazık ki.

Edip önce yazdığı dilin hasletleri ve kurallarını anlamlı bir şekilde kullanmayı bilmek maharetine sahip olandır. Bununla birlikte onun tahayyülünün beslenmesi de şart. İşte bu tahayyülü besleyip, birikim dediğimiz şeyi oluşturmak için de tarih bilmesi elzemdir. Hatta, bir akademisyen kadar kapsamlı, ayrıntılı olmak zorunda olmasa da muhayyilesini edindiği bilgiyle, birikimle yeni kurgulara çevirebilecek kadar tarih bilmesi zarurettir. Ve fakat edip, matematik, fizik, coğrafya, dinler tarihi, mitoloji, teknoloji, kimya, biyoloji de bilmelidir. Bunların hepsini yüklenilmesi gereken sorumluluklar listesi gibi düşünmek yerine edibin kendini geliştirmesi başlığında değerlendirmek gerekir.

Örneğin matematik bilirse kaleme alacağı şiirde bundan faydalanabilir. Temel kimya, atom, element, maddenin hâlleri gibi bilgilere vakıf olan bir şairin elinden hiç tahmin etmeyeceğiniz diyarlara götüren beyitlerin, dörtlüklerin dökülmesi mümkündür. Hatta bu bilgiler onun kendi poetikasını oluşturması açısından temel dahi oluşturabilir.

Yazarın neden fizik bilmesi gerektiği belki daha çetrefilli bir husustur. Postmodernizmden mülhem, savunulacak değerlerin kalmadığı, yazılmamış hiçbir şeyin olmadığı tezinin karşısında kapı gibi dikilip duran bilim-kurgu, fantastik-kurgu gerçeği açısından bakalım. Özünde fantastik-kurguyu mitolojiler, dinler bağlamında ele alınan bir edebiyat türü gibi algılamamız salık veriliyorsa da kapsamı insan hayal gücü olan edebiyatın sınırsızlığını hesaba katmak ve ona ulaşabilmek için de fizik bilmek gerekir. Hududunun nerede bittiğini bilmeyenin onu aşabilmesi mümkün olabilir mi?

Alt alta koyup okunduğunda ne kadar çok şey bilmesi gerekiyor edebiyatla ilgili olanın. Oysa bilmesi gerektiğinin fazlalığına kıyasla bir o kadar kıymetsiz toplumumuzun algısında. Evrenin karanlığında saklanmış kaç gizem, ozanların, şairlerin dizelerinde görünür hâle geldi acaba diye düşünmüyoruz. Dersine iyi çalışmış bir roman yazarının, kurgusunun temeline yerleştirdiği bilgilerin bolluğu okurken hoşumuza gidiyor da, iş onu takdire gelince bu bolluktan kendisini ne kadar nasiplendiriyoruz belli değil.

Sahi takdir edilmek mi tüm mevzu diye sorunca bir anımı aktarmak isterim.

“Ortaokul çağları, mensubu bulunduğum bir grubun organizasyonu üzerine topluca tiyatroya gitmiştik. İlginç bir deneyim hepimiz için lâkin usul, erkân bilmez hâldeydik. Sonrasında defalarca seyrettiğim Gogol’un meşhur “Bir Delinin Hatıra Defteri” oyunu. Yalnız sanatçı sahneyi her terk ettiğinde bir sessizlik var. Oyunun ortasına gelmeden dayanamadı adamcağız ve “Biz sanatçılar para için oynamıyoruz. Dileğimiz memnun olup olmadığınızı anlamamıza yarayan o alkışlarınızı duymak. Eğer beğenmediğiniz için alkışlamıyorsanız lütfen söyleyin, size bu eziyeti yapmaya devam etmeyeyim” diye sitayişte bulununca bir alkış kıyamet koptu bizden. Pek doğal olarak bunda da dozu kaçırıp, oyuncunun her aksiyonu ardından alkışa sarılınca bu defa gülümseyerek sadece sahneden ayrıldığında alkışlamamızın uygun olacağını söylemişti.”

O günden hatırımda kalan iki şey var. Birincisi takdiri hak edenin, bunu hak ettiğini söylemek zorunda kalmadan takdir edilmesi, ikincisi ise bunun dozunun ayarlanması gerektiğiydi.

Elbette kanadı olmayan şeyhleri takdirleriyle uçuran müritlerden olmamalı. Velâkin hali hazırda uçanı da görmeyi başarabilmek şart. Edip neyi bilmeli? Edip yazacakları, üretecekleri hakkında donanımlı, bilgili, kalemine hâkim, kelamına sahip olmakla, üreteceği şeyin malzemesi her neyse onu bilmeli. Bunun karşılığında da, hak ettiği alkışı, takdiri alabilmesi için gözü, kulağı, hissi, azası, ruhu açık kitlelere sahip olması gerektiğini bilmeli.

Toplumumuzdaki eksiklik sadece ediplerin iyi bilmesinde değil ne yazık ki. Aynı zamanda hak eden işlerin, abartılmadan hak ettiği kadarıyla takdir edilmesi gerektiğini bilmekte de eksiğiz. Belki müteselsil bir ilişkidir edip-takdir arasındaki. Bunu kesin olarak söylemek mümkün mü bilmiyorum. Ancak hiçbir şey bilmeyen, kelimeler etrafında top çevirmekten, dar alanda ekleri, bağlaçları paslayıp, boş kale önünde meşin yuvarlağı kaleye yuvarlayamayan kalem sahiplerinin; bilgisinde, aktarımında, kaleminde hakikatli ediplerden daha fazla övüldüğü toplumlarda bu müteselsiliyetin zincirlerini kırmak mümkün olmayacaktır.

En Çok Okunanlar

Diğer Başlıklar

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz