Kamuoyuna mâl olmuş bir mallık olduğundan mütevellit, yazı başlığının devamını pek çok sosyal medya kullanıcısının zihninde tamamlamış olduğu fikrindeyim. Evet, Harf İnkılabına karşı yıllardır yürütülmekte olan pis bir kara propagandanın giriş cümlesinden bahsediyorum. Memleketimizdeki bir bölük insan “dedelerinin mezar taşlarını okuyamıyor”. Gerçekte herhangi bir kitap, hikâye, masal, deneme, makale de okuyamıyor ama en büyük derdi mezar taşlarında yazanları okuyamamak. Bu cümleyi ilk işittiğim zamanlarda mezarlıklarda elinde defter-kalem dolaşan adamlar hayal etmiştim. Elbette şu an okuduğunuz satırları yazan ben gibi sizler de meselenin bizzat şahısların dedeleriyle değil, ecdat fetişiyle alakalı olduğunu tahmin edebiliyorsunuzdur.
Aslında bu iddia sahiplerinin, delil olarak savundukları bilmem kaç yüz yıllık İngilizce yazıların günümüzde İngilizler tarafından okunup anlaşılabildiği, Japonların, Çinlilerin binlerce yıllık eski yazılarını hâlâ okuyabildiği yönündeki aksak, zayıf, temelsiz argümanları da çok konuşuldu. Hakikatte Çin kronikleri arasında bile dilin yüz yıllık süreç içerisinde geçirdiği değişimden dolayı, yüz yıl sonra yaşamış bir Çinlinin önceki metinleri deşifre etmesinde sıkıntı yaşanıyor.
O meşhur İngiliz örneği ise bin yıl önce kullanılan İngilizce’nin fiil çekimleri, ekleri, grameri farklı olduğu için tamamen yalan. İngilizcenin deniz aşırı ticaret, Normanların etkisi, Rönesans gibi unsurlardan etkilenerek başlangıcıyla sonu tamamen farklı gözüken bir dil haline gelmiş olması karşısında da ciddi bir safsata üstelik. Ve evet, bu iddialar safsata. Bir başka uygarlığın dilini kullanış şeklini ele alarak, kendi toplumu üzerinden çıkarım yapmak, o dili kullanan uygarlığın tarihini, kültürel gelişimini, siyasi pozisyonunu, devletlerinin geçirdiği süreçleri bilmeden böyle ahkâm kesebilmek, uzmanlık alanı içerisinde olmadığı müddetçe mezar taşı okuyarak geçmişine sahip çıkabileceğine inanmak kadar eşdeğer bir ahmaklık.
Harf İnkılabını tam da bu süzgeçlerden geçirerek değerlendirmek mecburiyetindeyiz. Kilometrelerce kare toprağın, hanedanın mülkü olduğu, saray ve çevresinde konuşulan, yazılan dilin, yönetilen topraklarda konuşma dili olarak cari kalması dışında okur-yazar nüfusu fazla olmadığını bilerek başlamak gerek belki de.
Hazır bu okur-yazarlık mevzuu açılmışken vurgulamakta yarar var. Kendi verilerimize göre o devrin insanlarının yarısına yakın bir bölümü okuma yazma bilmedikleri için ekseriyetle dedelerinin mezar taşlarını okuyamıyorlardı. Kemal Karpat’ın Osmanlı Nüfusu 1830-1914 adlı eserine atıfla bizzat yazarı tarafından eklendiği ispat edilemeyen bir tabloya dayanarak okuma yazma bilmeyenlerin oranının %45 olduğu bunun da 12.5 milyonluk bir nüfusa denk düştüğü, mezar taşı okumak isteyen kitlenin “Cumhuriyet döneminde okuma yazma oranı hiç de düşük değildi” iddialarının temeliydi.
Hatırlatmak gerekir ki, harf inkılabından önce 1927’de yapılan nüfus sayımında bütün ülkenin nüfusu 13 milyon civarındaydı. Nüfus sayımı sırasında aynı zamanda okuryazarlık oranı da %10.58 olarak tespit edilmişti ki, bu okuryazarların “Arap Harfleriyle okumak bilen kimseler” olduğu net bir şekilde vurgulanmıştı[1]. Ne tuhaf değil mi? Harf devrimi olmazdan evvel ecdadının mezar taşını okuyamayan kalabalığın nüfusa oranı %89’u geçiyor.
Bir de işin uluslararası araştırmalar boyutu var elbette. UNESCO tarafından 2006 yılında yayınlanmış olan “Eğitim İçin Küresel İzlenim Raporu” başlıklı kitapçıkta, 1. Dünya Savaşı öncesinde topraklarımız içerisindeki okuryazar oranının %20-30 arasında olduğu vurgulanıyor[2]. Bu oranı yüz yıl öncesinde çok daha aşağılara çeken araştırmalar da var, ancak maksadım bu oranı belirlemek değil elbette.
Maksadım bağcıya ağız-burun girişmek. Üzüm bağı sahibi olan bağcıya değil, yalan yanlış argümanlarla insanların gözüne bağ çeken göz bağcılarına tüm entelektüel hassasiyetimi bir köşeye bırakarak girişmek. Türk dilinin geçirdiği evreleri düşündüğünde, taş okumaya pek meraklı bu neslin, büyük büyük atalarından kalma yekpare devasa taş yazıtları okuyamamaktan ar etmiyor oluşları da dikkat çekici. Orhun-Yenisey Yazıtlarından bahsediyorum elbette. Sembol teşkil etmesi bir yana, diğer işleviyle de ölünün ardından onun sözlerini yâd etmesi sebebiyle arkaik mezar taşı sayılabilecek bu yazıtları okuyamamaktan rahatsız olmalı mıyız? Okusaydık da gereken önlemleri alabilecek miydik veya aldık mı? Yahut yeryüzünde bu canlılık, dirilikte bir dil kaldı mı? Sümer, Babil, Asur yazılarını okuyamadığı için birey ve vatandaş olarak bağımsızca yaşama hürriyeti kazandığı devletin inkılaplarıyla kavgalı kaç nesil var?
Bir güruh düşünün ki, %90’ına yakını okuma yazma bilmezken, Harf İnkılabının getirileriyle on yıl dolmadan %20’si, 1950’li yıllarda %33’ü hasılı kelam 2008 yılında %86’sı okur yazar olsun; amma velakin bir grup ecdat fetişisti çıksın ve bu aydınlanmayı, kültürel yozlaşmayla eş tutmayı başarabilsin. Gerçi hak vermek de lazım. Yüzde seksen beşinden fazlası okuryazar olan bir toplumda bu tip yalanların, karalamaların bu kadar ciddi oranlarda karşılık bulabilmesi, okuryazarlığımızın da kıymetini gösterir nitelikte. Ezcümle tüm klişeleriyle birlikte bir gecede cahil kaldığını iddia eden ecdat fetişistlerinin, zaten cehlin göbek deliğinde raks ettiğini unutmamalıyız.
Tam da bu sebeple elin oğlu okunsun diye boşluğa yazılmış dijital yazılarla uğraşırken, bir müddet mezar taşlarını okuma arzumuzu ve ecdat güzelleme fetişimizi dizginleyip bu hâli seyretmekle kalmamalı; bilgi çağında, teknoloji yarışında uyuya kalan tavşan olmamalıyız.



