Hollywood sinema sektöründe muhalif oyuncular kolay kolay yetişmez. Bu tip oyuncuların tüm muhalefetine rağmen Hollywood sektörü içerisinde ayakta kalabilmeleri ise çok zordur. Bütün bu görüşleri tersine çıkartan en önemli aktör figürü ise son yıllarda Sean Penn ismi altında kendini göstermektedir. Peki nasıl bir muhalefettir bu? Niye başlamıştır? Yoksa Sean Penn hep asi, hep dengesiz ve hep muhalif bir aktör mü olmuştur?Aktörün sinemaya tutkusu küçük yaşlarından beri kendini göstermektedir. O dönemin en ünülü aygıtlarından Süper 8 denen kameralarla deneme çekimleri yapan aktör, ilk oyunculuk deneyimini de bir TV dizisinde rol alarak yaşamıştır. Ona ün kazandıran Jeff Spicoli rolüyle birlikte daha oyunculuğunun ilk zamanlarından spekülasyonların ve farklılığın adresi olacaktır. Buna ilk örnek o dönemin en tartışmalı isimlerinde Madonna ile yaşadığı ilişkidir. Madonna ile bir evlilik yaşayan ünlü aktör birlikte çektikleri gişe faciası filmden sonra ayrılmışlardır. Aynı yıl yönetmenlik denemelerine de başlamıştır. Sean Penn 96 yılında Robin Wright Penn’le evlenir ve iki çocuğu olur. Sean Penn filmografisine bakıldığında toplumsal ve sosyal içerikli filmlerin büyük bir yer kapladığı fark edilmektedir.
Dengesiz ve asi yönü de baskın olan Penn, bir ara yönetmenliğe iyice odaklanabilmek için oyunculuğu bıraktığını açıklamıştır. Akabinde Jack Nicholson’ın başrol oynadığı The Crossing Guard filminin yönetmen koltuğunda oturur. Dengesizliği bir yana; Dead Man Walking’de ki oyunculuğundan sonra, oyunculuğu bıraktığı açıklamasını bir yana bırakıp, aksine oyunculuğa daha da çok yüklenmeye başlamıştır. Carlito’nun Yolu, Oyun gibi filmlerde inanılmaz etkileyici performanslarla karşımıza çıkan aktörün belirgin muhalif özelliği, Bush yönetiminin döneminde ayyuka çıkmıştır. 2001 yılında I am Sam’de ki performansı ile Oscar için geliyorum diyen aktör, 2003’de Mystic River ile ilk oscarını kucaklamıştır. Bu arada Amerikan yönetimine karşı muhalefetini sertleştirmiş Amerika’nın düşman olarak gösterdiği, Irak, İran, Venezuela gibi ülkelere serbest muhabir sıfatıyla giderek ABD politikasının yanlışlıkları konusunda bir çok konuşma yapmış ve Amerikan toplumunu bilinçlendirme amacını gütmüştür.
Sadece hükümet politikalarıyla sınırlı kalmayan muhalefeti, eşcinsel hakları, AIDS’le mücadele, savaş karşıtlığı fikirlerinde hep boy göstermesine ön ayak olmuştur. Bir yandan oyunculuk kariyerinde 21 Gram, Çevirmen gibi filmlerle emin adımlarla ilerlerken, bir yandan da yarattığı bu muhalif akım sebebiyle Hollywood muhaliflerinin de kendi etrafında toparlanmasını sağlamıştır. Özellikle son ABD seçim döneminde açıktan Barrack Obama’yı desteklediğini ve Bush yönetiminin tüm kararlarına karşı takındığı “sanatçı duyarlılığı” tabanlı sert tutumunu halen sürdürmektedir.
2008 Cannes Film Festivaline jüri başkanı seçilmesi de bu muhalif tutumunun getirisi olmuştur. Zira Festival yönetimi Jüri başkanı olarak Sean Penn’i seçmelerinin sebebini, onun bağımsız amerikan sinemasını temsil etmesi olarak açıklamışlardır. 2008 yapımı Milk’te eşcinsel Harvey Milk’i canlandıran Sean Penn, Hollywood’da birçok ünlü ve yüksek kalibre aktörün yapamayacağı veya cesaret edemeyeceği rollerden birini daha hayata geçirmiş ve karşılığında ikinci Oscar’ını kazanmayı başarmıştır. Tabii ki muhalif tutumu, ödül konuşmasında kendini yine göstermiştir. Aslında bütün muhalif hayatını özetleyen bir cümledir konuşmasının başında kurduğu cümle: “Sizi gidi komünist, homo severler sizi” kendisini ödüle layık görenlere, muhalefetinin dışında kalan kitlece yapıştırılacak damgayı ironik bir şekilde dile getirmiştir aslında.
Aynı konuşmada Obama’yı başkan seçenlere teşekkür etmeyi de ihmal etmeyen Penn, Eşcinsel hakları üzerine de uzun ve azarlayıcı bir nutuk çekmeyi de ihmal etmemiştir. Pek tabii canlandırdığı her sıradışı rolden sonra o rolün gerçek sahiplerine ve onların ihmal edilişine sessiz kalmadığını I am Sam örneğinde de görmüştük; ama bu sefer ki çıkışı uzun zaman unutulmayacak ve önümüzdeki on yıllarda her Oscar töreninde hatırlanacak cinstendir. Yıllar Sean Penn’e yine sıradışı bir rol ve üçüncü Oscar’ı getirir mi bilinmez, fakat onun muhalif sanatçı tavrının Amerikan sinemasında yeni bir değişim başlattığı ve bu sürecin devam edeceği şimdiden kaçınılmaz.
* Bu yazı e-dergi olarak çıkan Sinemalife Şubat 2009 sayısının Zoom Aktör bölümü için kaleme alınmıştır.



