“Ol zamanda beglerin alkışı alkış, kargışı kargış idi”
Dede Korkut Hikayeleri
Bunun yanı sıra, mit olarak adlandırılan kavramın sözlü edebiyatın katı geleneklerle sımsıkı bağlı olduğunu, yazının ise bu geleneklere saldırı halinde olmaktan hoşlanan yenilik olduğunu anlamak gerek. Yazmaya muktedir kalem sahibinin gerekirse bütün geçmişi değiştirecek kudrete sahip olduğuna inanıyorum. Sözün sahibine veya bizzat söze göstermeye cüret edebileceği bu gücü göz önünde bulunduracak kadar, mitoloji ve edebiyata da hakim olmak gerektiğini zihninize not edin istiyorum. Kamal Abdulla, okuyucuyu mit ve yazı arasındaki farka hazırlamadan önce okuyucunun fikir dünyasında kolaylıklar sağlayacak sağlıklı bir altyapı oluşturuyor. Asıl karşılaştırmalara geçmeden önce, Mit ve Yazı arasındaki bağlantıyı anlamlandırabileceğimiz kaos-kozmos, geçmiş-hal, tecrübesizlik-tecrübe karşıtlıklarına dair fikir sahibi olmanızı temin ediyor. Bu bölümde destan metni içerisinde kendisine yer bulan varyant olarak adlandırdığı farklı mitleri, yine destan içerisindeki örnekler ile tanımlayarak ilmek ilmek bir düşünce yapısı örüyor. Oğuz hikayelerini(boylarını) barındıran Dede Korkut Hikayeleri yani destanın bile temeli itibariyle sembolize ettiği bir bütünlük olduğunu, destanın sadece çocuklara okunan masal mahiyetinde bir güzellemeden ziyade, Türk-Oğuz düşünce yapısının gizli anlamlar barındıran sembolik bir anahtarı niteliğinde bulunduğunu kavratacak fikri altyapıyı size kazandırma konusunda bütün gayretini sergilemiş yazar. Bazen aşırı anlamlılıktan beyninizin loblarının ısındığını, zaman zaman yanıyormuş gibi olduğunu hissedebiliyorsunuz. Altyapı oluşana kadar, kitaptaki kavramlarla, anlatılanlarla yoğun ve derinlikle bir miktar boğuşuyorsunuz. Hatta şu satırların yazarı olarak itiraf etmeliyim ki, bazı konuları ikinci kez okuduktan sonra netleştirmekle birlikte, bazı kısımlarda aktarılanları ise yeni yeni idrak edebiliyorum. Her geçen gün Mit denen şeyin aslında başka neleri kapsadığını, yazı denen şeyin başka nelerle özdeşleşebileceğini fark ediyorum. Yüzyıllardır bir destan metni olarak ele alınmış Dede Korkut Hikayelerinin, aslında bütün insanlığa ait bir geçmişin kodlarını taşıyor olması fikri sizce de korkutucu olduğu kadar, olağanüstü bir durum değil mi? İnsanlığın sırlarına ait kadim sözcüklerin, farklı bir varyantı olup olmayacağına kafa yoruşumuz kendi içimizde kalsın da, devam edeyim bu güzel kitaptan bahsetmeye. En son fikri altyapıyı örmüş olduğundan bahsediyordum. Bundan sonrasında mit ve yazı kavramlarını ayrıntılarıyla irdeliyor. Özellikle “Mitin Gücü, Yazının Güçsüzlüğü” ve “Mitin Güçsüzlüğü ya da Yazının Gücü” başlığı altında okuyacaklarınız, size yukarıda bahsettiğim mit ve yazıyı bambaşka kavramlarla özdeşleştirme konusunda ki düşünsel özgürlüğü ortaya çıkarıyor. En azından ben de bu şekilde gerçekleştiğini söylüyorum. Siz de daha farklı bir yol izleyebilir.
Kitabın, yukarıda bahsettiğim bölümleri tam anlamıyla anlatılmak istenen konuya bir yandan sizi çekmekte iken, diğer yandan hazırlayıcı metinler olması dolayısıyla okuması daha zor olan kısmıydı. Bu kısımdan sonra gizli anlamları ifşaya başlarken, Beyrek’in destan genelinde temsil ettiği değerler uğrundaki kaderine tanıklık ediyorsunuz ve kitabın bu kısımdan sonrası inanılmaz hızlı akmaya başlıyor. Öyle ki, bazı yerleri okuduktan sonra, okumadığımı, atladığımı düşünüp, tekrar başa dönerek aynı yeri okuduğum hatıramda kalmış. Evet metin çok hızlı akıyor çünkü Türk insanının çok sevdiği bir usule yaslanıyor roman: “karşılaştırma”. Elbette burada okuyacağınız karşılaştırmalar, bir magazin programının şık-rüküş menşeili sığ kıyılarda geçenlerinden değil. Ancak belirli bir entelektüel seviyeyi aşmış okurun dahi karşılaştırmaya karşı koyamayacağını düşünüyorum. Sebebi genetik olabilir bilmiyorum. Kamal Abdulla yukarıda bahsettiğim gibi ana varyanta ulaşmak için bazı boylarla(hikayelerle) Yunan mitolojisindeki benzerleri arasında bir karşılaştırma yapıyor. Bütün bu karşılaştırmalardan ortak ata sonucuna varmak en kolay olanı. Bu basit sonuca aldırış etmezsek, yazarın yaptığına tam olarak “karşılaştırma” da diyemeyiz. Daha açık anlatmak gerekirse, yazar burada hangi sürümün daha erken çağda belirdiği, hangisinin hangisinden doğduğu, kaynaklandığı gibi sorulara cevap vermeye çalışmıyor. Sadece bu iki farklı mitoloji malzemesini karşılaştırıp, benzerlik ve farklarını ortaya koyuyor. Nihai değerlendirmesini kitabın sonuna bırakıyor. Ana varyantlara doğru ilerlerken öyle benzerliklerle karşılaşıyorsunuz ki, şaşırmamak elde değil. Kendi adıma, karşılaştırılan metinleri, yani hem Dede Korkut’u, hem de Yunan mitlerinin kahramanlarının hikayelerini size tanıttığım kitabı okuduğum zamana kadar çok düz ve sığ okuduğum algısına kapıldığımı belirtmeliyim. Çünkü Abdulla’nın bulduğu benzerlikler hayret verici olduğu gibi, arada yapmış olduğu tespitler de, sizi bundan sonrası için yeni okuma alışkanlıkları kazanmaya itiyor. Bu arada yazının başından beri belirtmemişim; bu kitabı ilk okuyuşumun üzerinden üç, ikinci okuyuşumun üzerinden bir sene geçmiş. Buna rağmen kitapla ilgili şu anda okuduğunuz yazıyı yazarken, tek oturuşta ve solukta yazabiliyor olmam sizi şaşırtmasın. Çünkü okuduklarımı özümsemek için epey üzerinde düşündüğümden, halen canlı canlı yazıp aktarabiliyorum görüşlerimi. Gizli Dede Korkut üstüne tekrar basa basa belirteceğim üzere sadece Dede Korkut Hikayelerine değil, bütün mitolojik edebiyata bakış açınızı köklü olarak değiştiriyor. Kaldı ki, metnin semantik (anlambilimsel) boşlukları başlıklı son bölümde yazarın ulaşmamızı istediği sonuçlar, sadece kabullenilecek yazılı metalar olarak değil, ucu açık bir düşünce alemine bilet olarak kabul edilebilir.
Geçmişten geleceğe doğru ilerleyen ortak hafızanın, ortak anlatının kat ettiği yolu idrak noktasında, fikri anlamda doğuştan topal olan insana, sunulmuş bir koltuk değneği gibi alınıp kabul edilmeli ve okunmalı diye düşünüyorum. İlkel, antik, eski çağ diye adlandırdığımız günden bu zamana kadar gelmeyi başaran metinler, sadelikleri oranında derin, süslülüğü oranında sığ olabilirken, anlamları üst üste koyup sırtlarında taşıyabiliyorlar. Aslında bu hususun sebeplerinden birisine de yazar Mit ile Yazıyı kıyaslarken ucundan da olsa dokunuyor. Yazı her aşamada, destanın her adımında miti devre dışı bırakmaya ve gücü ele almaya çalışıyor. Düşünün ki, bu Dede Korkut Hikayelerinin yazılı edebiyata geçmiş olduğu bir zaman diliminden yüzyıllar sonra ne hale gelmiş olsun. Bugün miti yok olmuş, biçare bırakan, güçlü ve tüketici “yazının” hakimiyetiyle karşı karşıya olduğumuzu da aynı anda görmemizi temin etmek için yine kitabı okumuş olmanız önerilir. Bütün bu sırlar, gizlilik, metnin altında yatan genişlik, derinliği gözünüzü korkutmasın. Derinlik sarhoşluğu sadece derin denizlerde değil, derin kitaplarda da vardır. Vurgun yememeye dikkat ederken, diğer yandan da tadını çıkarmak için mücadele edilmesi gereken kitaplardan birini size tanıtmaya çalıştım. Kitap okura, bir destanı birden fazla katmanda, birden fazla boyutta nasıl algılayabileceğini anlatmayı hedefliyor. Ancak ifadelerinin ağırlığı ve anlam derinliği bu boyutları ve katmanları hakkıyla idrak edebilmek için, standart okuyucudan fazlası olmanızı gerektiriyor. Uzak Yunan, yakın Oğuz, sırlarla yüklü bir metin. Sadece mitten yazıya, uzaktan yakına veya yakından uzağa geçiş yapan, bir takım milli kodları taşıyan, mitolojik bir matruşka gibi. Öyle ki, kitabın sonuna gelip kendinizi halen, üzerinde düşünürken bulabiliyorsunuz. Dediğim gibi Abdulla’nın bu muazzam incelemesi, size sonrasında okuyacağınız kitapları farklı bir şekilde ele alma konusunda bir disiplin kazandırıyor. Bu disiplini kazanabilmek adına dahi okunması gerekir. Yoksa Tanrıdan, insana bir yolculuk yapmak yerine, hepi topu mitten yazıya doğru yol almakla yetinebilirsiniz.
Boyların boylandığı, soyların soylandığı, kahramanlara edilen duaların arzı çınlattığı çağlara ulaşmak ve hem hususi, hem milli Atlantisimize kavuşmak için güzel kitaplar okumayı ihmal etmeyin.



