Dijital Modernizm veya Meta-modernizmin kucağına itilmiş insanlığımızın en mühim problemlerinden birinin üzerindeyiz şu an. Etkileşimin sosyal yaşamı, beğenilme ve paylaşılmanın alkış, takdir ve aktarımın yerini aldığı tuhaf bir iletişim biçiminin topluma dayatıldığı, onu dönüştürdüğü, dünyaya tepesinden baktırdığı yerel globalleşmeden mustarip oluşumuzdan bahsediyorum. Sosyal ağların ve Dünya Çapında Ağ’ın (www) gerçeklik denizinde yüzen biz insancıkları avlamak için attığı bu ağ, sadece şahsi güvenliğimizi tehdit etmekle de kalmıyor üstelik.
Şahsi verilerimizin internetin karanlık dehlizlerinde sürdürdüğü güvensiz seyahatin yanı sıra kişilik ve toplumları oluşturan başka bir olgu da tehdit altında: Kültürel güvenliğimiz. Ulaşılabilirliğin, görünürlüğün, yoktan var oluşun kurgulanmış dizaynlara, algoritmaların parayla satın alınarak ölümlülere dayatıldığı bu nevzuhur gerçekliğe karşı bir miktar çaresiz hissetmek kaçınılmaz. Kaldı ki teknolojik gelişmelerin baş döndüren hızı karşısında A noktasından B noktasına varışı dakikalar, saatler alan insancıkların henüz yenilenmiş bir teknolojiye intibakı tamamlanmadan bir başka gerçeklikle sınanması da hem şahsi hem kültürel güvenliği paramparça ediyor. Bu hızlı ve olağanüstü değişimin günümüz gençleriyle sınırlı kalmamak üzere pek çok insanı kültürlerin oluşmasında katkı sahibi olan muhabbet ve sosyalleşme dairesinden uzaklaştırdığına dikkat çeken Zygmunt Bauman, insanca yaşam için vazgeçilmez olan sosyalleşme becerilerinin zayıflamasını, teknolojinin, internetin ve sosyal ağların hızlı ilerleyişiyle paralel görüyor ve şu şekilde ekliyor:
“İmkanları, rahatsızlığa ve zahmete girmeden serbestçe kullanılabilmeleri, çevrimiçi ağları, çevrimdışı topluluklardan ayırmaktadır. Ancak yine aynı sebepten ötürü, insanlar arasında elektronik yollarla kurulup sürdürülen bağlar, kırılgan olmalarıyla meşhurdur. Öte yandan twitterda paylaşım yapmanın ve mesaj atmanın ustaları, zorunlu olduğu kadar zorlu diyalog sanatında, gittikçe kabiliyetsizleşmektedirler.”[1]
Pasajı okuduğunuzda içinizden “ne var yani, diyalog kurmakla kültürel güvenliğin nasıl bir bağlantısı olabilir?” diye soranlar olacaktır. Edebi ve sosyal kültürünü sözlü aktarım geleneğine borçlu bir toplum açısından böylesi bir bağlantıyı kurmak epey kolaydır. Fakat yazılı aktarım yapan kültürlerde de benzeri bir kabiliyetsizlik ortaya çıkmaktadır. Zira dijitalleşmenin yapısına birebir uyum sağlayan nefes kesici sürati, tekamülü esnasında bu hıza ayak uyduramayan dili ve kelimeleri de esnetmekte, kısaltmakta hatta onun hızına ayak uyduramayan kelime, cümle, anlatı, öykü, roman ve şiirleri yarışın dışına fırlatmaktadır. Bauman, çağlar süren bir devinim içerisinde bütün dilbilgisi, sesbilgisi kaidelerinin karmaşık şekilde günümüze kadar oluşturulmasının ardından, dijital dünyanın sağladığı konfor alanının basitleştirdiği ve çağların yekûnu olan dilleri paramparça ettiği yeni bir mesajlaşma dilinden bahsederken[2] aslında bu yıkımı anlatmaktadır. Hakeza onun belirttiği gibi dilde gerçekleşen sönükleşme, kısıtlanma, kısırlaştırma onu kullanan biz bireylerin büyük çoğunluğunun da hoşuna gitmektedir.
Toplumumuz açısından yeni etkilere karşı bağışık olamayışımızın en önemli göstergelerinden biriyse, postmodernizmi tüketip yelken açtığımız metamodern dünyaya dair bir şeyler söyleyebilecek yazar, düşünür veya uzmanlarımızın azlığı hatta yokluğunda yatar. Bu karmaşık Novus Ordo Seclorum*’a bir yandan tabi olmuşken öte yandan dahlimizin izleyen olmaktan öteye gidememesi, buna engel olmak veya sadece dijitalleşmenin bizleri içinde tuttuğu hapis ortamının farkındalığından bahsetmek noktasında dahi nakıs kalmamız bir yönüyle de ürkütücüdür.
Seyirci kalmak, kültürel güvenliğimizi sağlamak adına çok da fazla bir şey yapamadığımızı gösterir. Hakeza günümüz edebiyatı, sineması, televizyonculuğu açısından bakıldığında sadece dijitalleşmenin değil, beraberinde getirdiği kültürel emperyalizmin de etkisini seyretmekle yetinmekteyiz. Örneğin Oscar ödül törenine ülkemizi temsil etmesi için seçtiğimiz sinema filmi, Kore beyaz perdesinden birebir uyarlanmış bir yapım. Dolayısıyla kendi kültürel özelliklerimizi, anlatı becerimizi, mitlerimizi, öykülerimizi, bize ait olan şeyleri anlatmakta ne kadar başarılı olup olmadığını ölçecek sağlıklı veriler mevcut değil.
İşe farklı bir boyuttan yaklaştığımızda da sadece yerel, ulusal değil küresel ölçekte daha büyük bir yozlaşma ve soruna işaret eden durumlarla karşılaşıyoruz. Toplumların birikimini aktarmasında en mühim enstrüman olan yazının, dolayısıyla işbu aygıtla doldurulmuş kitapların gelecek yıllardaki akıbetini düşünmek bile ürkütüyor. Kitap yazımı ve yayınının dijital hegemonyanın okur ve piyasaya dayattığı kurallarla sahnelenmeye başlaması, farklı kültürel yapılar yerine küresel, ölü doğmuş bir kültür inşa etmektedir. Ricardo Mazzeo’nun Jonathan Franzen’in “The Kraus Poject” adlı eserinden hareketle ilgilisinin dikkatine sunduğu “Amazon” hakikati dikkat çekicidir:
“Amazon kitapların ya kendi kendilerini bastığı ya da Amazon’un yayımladığı okurların Amazon incelemelerine bakarak kitap seçtikleri ve kendi reklamlarını yapmakla sorumlu yazarlara sahip olduğu bir dünya istemektedir. Çığırtkanlık yapanların, kıkırdayanların, tribünlere oynayanların, eserlerine beş yıldızlı incelemeler yazsın diye yüzlerce kişiye para ödeyen insanların çalışmaları bu dünyada filizlenip büyüyecektir.”[3]
Paragrafı okurken, tipik insan davranışı neticesinde Amazon adını imleyip, kendimizi bu durumun dışına itebiliriz. Lâkin her ülkenin kültürüne münhasır “Amazon”ları olduğu gibi dünya çapında ağdan bîhaber olan her kültürel öge yukarıdaki tanımlardan nasibini almaktadır. Yeni kitapçılık döneminin bir an için Yunus Emre döneminde olduğunu varsaysak, “yeterli takipçisi, alkışçısı, reklamı, hakkında yazılmış beş yıldızlı incelemeleri olmadığı için muhakkak gelecek nesiller Yunus Emre’yi asla tanımıyor olurdu” diyebiliriz.
Sosyal ağların ve internetin diyalog yetisini ortadan kaldıran, bireylerin bir ekran karşısında elde edebileceği en yüksek konfor alanını kendine sunan yapısı, eleştiri hürriyetinin sınırlarını alabildiğine genişletiyor. Zira birey eleştirinin kim tarafından yapıldığını gizleyen aygıtlarla daha cüretkâr hatta zamanla bütün normların sınırlarını zorlayacak terbiyesizce sözcüklerle kendini ifade hürriyetini kazanmış hissediyor. Bu durumun, daha çocuk yaşlarda hakiki sosyal yaşantıda karşılaşılan “zorbalık” mefhumunun çoğu insanın ömrüne yayılabilecek bir süreklilikte Demokles Kılıcı haline getirilmesine sebep olduğu aşikâr. Yazarın, müzisyenin, heykeltıraşın, ressamın, bilumum sanat erbabının başı üzerinde bu kılıcın sallanmasından kötücül bir keyif alan zorba, tam olarak bahsettiğimiz konfor alanı sayesinde kendini koruma altına almış durumda. Böylece Zorbalar, Mazzeo’nun aktardığı cümlelerden hareketle yeri geldiğinde yeni çıkmış bir kitabı ululaması için kendisine para ödenebilir; görülmesi, okunması istenmeyen bir kitabı yerin dibine sokması için kendine güvenilebilir hâle gelmektedir. Okuru zorbaların seçimlerine yönelten “puanlama” sisteminin eleştiriyi öldürmesi bir yana, faşist idarelerin kontrol altında tutmak istediği toplumlarda uyguladığı vatandaş puanı sistemine dayanak teşkil etmesi ihtimali de mümkündür.
İşin akademi boyutundaysa, dijitalleşmenin getirdiği kolaylık aynı zamanda akademinin güvenilirliğini zedelemeye sebebiyet vermektedir. Bağlı bulundukları yüksek öğretim kurumlarının internet siteleri veya sair başka platformlarda makalelerini yayınlama fırsatı bulan akademisyenler, bu süratli etkileşimin neticesinde akademiyi aşan bir sahada popülerliği tatmış durumdalar. Fakat bu kolaycı etkileşim, neticeten intihallerin ortaya çıkışını, kolay tespit edilmesini dolayısıyla “akademi” denen şeyin o kadar da güvenilir olmadığını insanlara göstermeye yetmektedir. Kopyala-yapıştır teknolojisinin akademisyen ve adaylarına sunduğu dayanılmaz hafiflik, saha araştırması yapmayan, tezi için eski kaynakları karıştırmaktan imtina eden, kolay yoldan başarıya ulaşma sevdalısı insanları intihale sürüklemektedir. Daha da acıklısı akademisyen olduğunu ispat edecek hiçbir belge zorunluluğu getirmeyen “serbest” makale sitelerinde insanları yanlış yönlendirebilecek pek çok sahte veriyle donatılmış makaleler kaleme alınmaktadır. İşin bu boyutu sadece veri güvenliğinin değil, akademinin bilimsel koruma sağladığı kültürel altyapının da tehdit altında olduğunu göstermeye yeter.
Akademik makalelerin yayılmasıyla başlayan PDF uzantılı dosyalar heyulası ise korsan kitap mefhumundan henüz sıyrılamamış yayıncılık sektörünü ayrıca vurmaktadır. Kitaba “eğitim, öğrenim, okuma” kutsallığı üçgeninde olduğu görüşünü bahane ederek para ödemeyi ters gören zihinler tarafından onun bir meta olarak “hediye edilebilir” veya “bedava” olduğu algılanmakta. Baskı, dizgi, matbaa gibi maliyetleri hepten yok sayılmakla birlikte, o kitabın hazırlanmasında emeği olan yazar veya akademisyenin, editörün, redaktörün çalışması topluma borçlanılmış bir görev addedilmektedir. Bu durumun günümüzde insanları sürüklediği nihayet, yeni çıkan kitapları tarayarak PDF uzantılı şekilde okumak isteyenlere bedava ulaştırarak “telif hakkı” kavramını hiçe saymasına, ama bedava ulaşımı mümkün kılan emek hırsızlarının kutsanmasına sebep olan bir kara düzendir.
Geçmişte korsan kitabı, pahalılık bahanesi öne sürerek tercih edenler, günümüzde hiç para harcamadan bir kitabı elde edebilecek olmaları karşısında kitapları tamamen “harcama kalemi” olmaktan çıkarmışlardır. Bu bahanelere ve bedavalaşma çabasına rağmen dijitalleşme hamlesi, bir kitaba maddi varlığıyla sahip olmak isteyen okurun endişelerini giderircesine, gerçekten hak ettiği satış fiyatının bile altında belirlendiğini düşündüğüm kitap satış bedellerini, dijital kitapçılar vasıtasıyla daha da düşürmeyi başarmıştır. Hatta bunu yaparken sektördeki dağıtım gibi bazı kalemleri aradan çıkarmayı dahi göze almıştır. Yukarıda alıntıladığımız üzere yayıncılık sektörü artık yeni kapitalist ekonomik modelin okura, yazara, yayıncıya dayattığı “new age” hakikatler üzerinden tanımlanmaktadır.
Bahsedilen bu dijitalleşme hamlesinin mimarı olan Amazon ve Jeff Bezos’u deccal olmasa dahi mahşerin dört atlısından biri sayan Mazzeo’nun görüşlerine katılacak olursak, diğer atlılardan birinin de Google olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Dijital hegemonyanın mihenk taşlarından birisi olan arama motoruyla ilgili Jean Michel Besnier’in bize gösterdiği hakikat, sorunun sadece sanat, edebiyat, akademi bağlamı üzerinde belirmediğini de gösterir:
“Google’ın araştırma sonuçlarının seçimini ve hiyerarşik dizilimini belirleyen anahtar kelimeleri en yüksek meblağı ödeyenlere sattığını gören bizler, bilgi ve iletişim teknolojisinin kolaylaştırmayı istediği bilginin benimsenmesi ve kültürel uyumu üzerinde gezinen gerçek tehlikenin farkına varmaktayız.”[4]
Anlaşıldığı üzere göreceklerimizi, okuyacaklarımızı, yiyip içeceklerimizi dikte eden; sağlık, hukuk, inşaat, giyim ve pek çok ilgili sektörde kimlerle muhatap olup, neleri yapacağımıza kadar her şeyi önceden belirlenmiş kılan bir kıskacı hayatlarımızın merkezinde tutmaktayız. Dijitalleşmenin gayri insanlaşmaya dönüştüğü çağımızda yine Besnier tarafından aktarılan bilgiye göre otistik insan sayısı 1975’te 5.000 kişide 1’ken, 2009’da 110 kişide 1’e çıkmıştır[5]. Günümüzde bu rakamın karşılığının çok daha fazla olduğunu düşünmek abes olmaz. Bauman bu noktada Otizm’in spektrumunun genişliğinden dem vurarak buradaki etki alanı olan semptomların “sosyal iletişim kurma ve toplumsal tasavvur güçlüğü” olduğunu vurgular.
Gerçek dünyanın sahiciliğinden, acıtıcı yorgunluğundan, monotonluğundan rahatsız olan zihni karman çorman bireylere, ekran vasıtasıyla tek kişilik konforlu bir sosyalleşme alanı sağlandığı pek de yalan değildir. Ancak bu korkutucu bireysellik, kültür aktarımını çift taraflı etkileyebilir. Masal anlatma, okuma, dinleme kültürünün; cemiyet hayatı içerisinde bir araya gelinmeksizin anlam ifade etmeyecek tiyatral organizasyonların yok olmasıyla birlikte, bunların tamamen yapay zekâ tarafından taklit ve dijitalize edilen sürümlerinin kucağımıza düştüğünü fark ediyor muyuz?
Aslında ekranla insanın münasebeti, insanlık tarihinin yüzde 1’lik dilimine dahi tekabül etmemesine karşın, televizyon ile başlayıp, monitörlere, oradan da akıllı telefonlar ve beklenen gelecekte akıllı gözlüklere uzanan ekran fetişi tehlikede olanın kültürel güvenlikten çok insanlığın akıbeti olduğunu anlatmalı bizlere. Stefano Tani’nin Lo Schermo, L’Alzheimer, lo zombie: tre metafore del XXI secolo* adlı kitabında sayılan üç metaforla bu konuyu açabiliriz:
“Ekranlar kişinin kendisine bakmasına, Alzheimer kişinin kendisini boşaltmasına, Zombi de kişinin kendisini dönüştürmesine atıfta bulunmaktadır.”[6]
Bu benzetmelerin ardında ekranlı aygıtları kullanmak için ona bağımlılık geliştiren insanın, takip eden ve dijital çağda şiddetlenen benmerkezciliği de bir tehlikedir. Zira nesillerdir anlatılan masal ve öyküleri ezberinde tutarak bir sonraki nesillere aktarmayı görev edinen bireylerden, hafızasının kudretini elinde tuttuğu akıllı ekranlara teslim ettiğimiz noktadayız. Teslim olunan noktada hafızanın taşıdığı kelimeler, sözcükler, olaylar, anlatılar ekranın arkasında yer alan dijital yazılımın, yongaların içine toparlanmış durumda. İnsanlığın kültürü artık bir çeşit elektrik iletimini mümkün kılan sinirler vasıtasıyla uyarılarak çalışan et yığını bir organdan, çok daha kolay depolanabilir ve güvenlice saklanabilir minik yongalara emanettir. Zihnini ekrana boşaltan birey aslında Besnier’in kitabına da adını veren L’homme simplifié* hâline gelmiştir. Şahsi, kültürel güvenliğinin yanı sıra verilerini de emanet etmiş olduğu dijitalize dünya ona herkesin birbirinin aynını sürdürdüğü yaşam tipleri içerisinden bir kalıbı seçmesi, zihnini ekrana terk etmesi, bu terk edişin bir çeşit Alzheimer yaratarak insanın artık kullanmadığı yetkinliklerini yitirir hâle gelmesi ve neticede insanın tüketim odaklı birer zombiye dönüşmesi ne yazık ki kaçınılmazdır. Daha da önemlisi kişinin kendi panoptikonunu inşa etmiş olduğudur.
Yapay zekanın geldiği noktada, ekranlara emanet edilen zihinsel faaliyet kolektif bir saldırıya dönüşmüş durumdadır. Üstelik insanın bizzat kendi irade ve seçimiyle gerçekleşmektedir her şey. Sınai üretim zincirinden insanı peyderpey çıkartmış ve insan iş gücünü ele geçirmeye başlamış yapay zekâ bununla sınırlı kalmayacaktır. Şiir, roman, öykü yazan yazılımlar; resim yapan, heykel tıraşlayan robotlar basitleştirilmiş insanın estetik kaygısını da kopyalayıp taklit ederek sanatsal üretim zincirinden sanatçıyı da tamamen kaldıracaktır. Daha iyisini yapabildiği için değil, bu ihtiyacı basitleştirerek kullanışlı kıldığı için. Hakeza günümüz insanı belki nadirattan olması sebebiyle sanatçı yapay zekalara, sanatçı insanlardan daha fazla ilgi göstermektedir. Üretim hattından tamamen men edilmiş insan, zombileşmesini tamamlayarak üretimin sürekliliğini ve yeni model kapitalist ekonominin çarklarının dönmesini temin için sınırsızca tüketmeye devam edecektir. Ruh, et, kan ve kemiğin sahibi sadece bir tüketim enstrümanı olmaya evirilmektedir.
Alan Turing, yapay zekanın yapay olmaktan çıkıp gerçek olacağı, insanların geri dönülemeyecek bir yola gireceği ve nihayet robotlar tarafından yönetileceği öngörüsünde bulunduğunda çoğu insan bu adamın uçuk fikirlere sahip olduğunu düşünüyordu muhakkak. Fakat Turing Testini* geçen yapay zekaların varlığı artık gerçek ve Alan Turing’in öngörüsüne dayanarak robotlar tarafından yönetileceğimiz bir gelecek kaçınılmaz. Hele ki zihinlerimizi taklit edilebilir bir altyapı oluşturmaları için onlara kendi ellerimizle sunmuşken.
2017 yılında Uber’in baş tasarımcılarından biri olan Didier Hilhorst’a sürücüsüz araçla ilgili en büyük sorunun ne olduğu sorulduğunda cevabı dikkat çekicidir: “Yeni teknolojinin kendisi bir sorun teşkil etmiyor. Fakat insan hatası ve yeni teknoloji üst üste bindiğinde sorun oluyor.”[7]
Belki de tuhaf bir espri anlayışı olan kader intikamını alıyordur. Besin zinciri içerisinde bulunduğu onlarca canlının türünü yok eden insan, sonunda kendi sınırlarını aşarak kendini yok edip, bütün dünyaya sulh getirecek teknolojiyi icat etmiş durumdadır.
Bu kaçınılmazsa ne yapabiliriz? İnsanın çok da şikâyet etmeden kendini teslim ettiği dijitalleşme hamlesinde, kendi hatıralarımızla birlikte kültür verilerimizi nasıl bir sonraki dijital insanın benliğine nakledebiliriz. Dünyanın pek çok ülkesinde var olmuş uygarlık için bunun makul cevapları varken, işbu yazı içerisinde de bahsettiğim üzere izleyici olan toplumumuz için bu ciddi bir sorundur. Sayfaların ekranlar üzerinde çevriliyormuş hissi yarattığı edebi bir geleceği bilim-kurgu yazarları daha önce tasavvur etmişti. Ancak hiçbir AR-GE çalışması olmadan, teknolojinin devinimini olduğu yerde izleyen uygarlıklara, onların kültürlerine ne olduğunu kurgulayan oldu mu bilmiyorum.
Çözüm, kendi kültürel aktarımımızı hakkıyla sağlayabilecek yapay zekâ yazılımlarını inşa edecek teknolojiye sahip olmakta yatıyor. Madem küresel çapta zihinlerimizden mahrum bırakılacağımız bu süreç kaçınılmaz gözüküyor, o hâlde hiç değilse kendi örf, adet ve geleneklerimizi, edebiyatımızı, sanatımızı, tavrımızı, edamızı android-insan belleğine taşıyacak yazılım hamlesini gerçekleştirmeliyiz. Kültürümüzün bu yeni dijital insanını, eskisinin yaptığı hatalardan arî kılmayı başarabiliriz.
Ya da hızla tüketilerek yok olmamak için, et, kan, kemikle varlığımızı devam ettirebilmek, ruhumuzu kurtarıp hayatta kalabilmek adına her şeyin fişini çekmeliyiz.
[1] Zygmunt Bauman & Ricardo Mazzeo, Edebiyata Övgü, Ayrıntı Yayınları, 2019. S. 48
[2] Zygmunt Bauman &Ricardo Mazzeo, a.g.e. Sf. 73
* Yeni Dünya Düzeni
[3] Zygmunt Bauman & Ricardo Mazzeo, a.g.e. Sf. 70
[4] Jean Michel Besnier, L’Homme simplifié Sf. 22. A.g.e. 76
[5] Zygmunt Bauman & Ricardo Mazzeo, a.g.e. Sf. 78
* Ekranlar, Alzheimer ve Zombiler: 21. Yüzyılda Üç Metafor
[6] Zygmunt Bauman & Ricardo Mazzeo, a.g.e. Sf. 86
* L’homme simplifié: Basitleştirilmiş İnsan
* Turing Testi: Turing testinin amacı, bir makinenin düşünebildiğini söyleyebilmenin mantıksal olarak mümkün olup olmadığıdır. Turing testine göre makine, gönüllü bir insanla birlikte, sorgulayıcının görüş alanının dışında bir yere saklanır. Sorgulayıcı yalnız soru sormak suretiyle hangisinin insan hangisinin bilgisayar olduğunu saptamaya çalışır.
[7] Jacques Peretti, Dünyayı Değiştiren Gizli Anlaşmalar, Timaş Yayınları S. 329
*Bu yazı Ihlamur Dergi Aralık 2020 sayısında yayımlanmıştır.



