Yâd Eller

Zamanın ilerleyişi çoğu zaman gelişimle bir tutulup istikamet ileriye doğruysa da bu sürekli gelişim olduğu anlamına gelmez. Çünkü geçen zamanın bizlerden alıp kopardığı, bizlere unutturduğu şeyler de bu sözde gelişime dâhildir. Eskiden anlamına vakıf olduğumuz kelimelerin zaman içerisinde kayboluşu gibi. “El” kelimesi bahsedilen duruma muazzam bir örnek bizim için. Dillerimize pelesenk olduğu çoğu anlamı önceleyip, belki de kültürümüz için en mühim anlamını pas geçmemiz de muazzamlığından muhtemelen. Çünkü düşmanı uyku olan bir milletin vaktinin çoğu da ironik şekilde uykuda geçiyor.

Bugün daha çok hayatımızı işlevsel şekilde sürdürmemizi sağlayan bir organımızın adı olarak kullanıp, diğer anlamını “yabancı” olarak zihnimizde kodlamışsak da kültürel anlamda “el” kelimesinin en önemli anlamını atlamaktayız. Halbuki konuşma dilimizde biteviye unuttuğumuz anlamını yâd etmekteyiz. Yaban eller dediğimizde, yâd eller dediğimizde aslında yabancı ülkeleri, diyarları kast ettiğimizi unutuyoruz.

El kelimesi aslında Türk kültürü ve tarihi için çok yoğun anlamlar ifade eden “il” kelimesinin günümüzde aldığı son hâl. Tıpkı zamanda olduğu gibi dilin gelişimi de her zaman ileriye doğru ivmelenmiyor yazık ki. Bazen kullandığımız kelimeleri unutuyor, değiştiriyor, muhtevasını farklılaştırabiliyoruz. Sınırlara tabi olup olmadığına bakılmaksızın bir grubun, topluluğun, milletin yaşadığı bölgeyi “il” yurt, ülke olarak adlandırdığımız zamanlar değişip unutuluyor. Örneğin, Türkeli dememiz gereken topraklara artık Türkistan diyoruz. Rumeli artık bizim için Avrupa kıtasının Asya’ya tevarüs eden kısmından başlayıp bütün Balkanları kaplayan o toprakları değil, sadece Avrupa yakasını veya bir hisarın adını ifade ediyor. Dilimiz geliştikçe “il” küçülüyor. Yâd iller, yaban iller küçüldükçe el oluyor, yabancılaşıyor.

Farkında değiliz ama eskiden yurt, ülke anlamına gelen bu kelime şimdilerde sadece merkezi yönetimin bir vali yönetimindeki bölümü olarak anılıyor. Bu noktada hassasiyetle durup düşünmemiz gerek aslında. Geniş bir coğrafya üzerinde yayılmış Türk ili, yurdu artık siyasi haritalarda sınırları çizilip bölünmüş hâlde. Konuştuğumuz, yazdığımız dilin insanla birlikte yaşadığını unutmakta mahiriz. Bir kelimenin, cümlenin hatta noktalama işaretinin kullanılışının dahi ait olduğu millete, halka dair nasıl ipuçları barındırdığını düşünmek istemiyoruz. Basit ya da sakil geliyor. Oysa kültürel yozlaşmanın, sömürgeciliğin en önemli aracının dil olduğunu da sürekli pas geçiyoruz.

Okur, son cümleden dil etkileşimine karşı çıkan bir bağnazlık sezmesin lütfen. Kültürler arasında elbette kelimeler değiş tokuş edilir. Hatta bu anlamıyla dil, toplumların medeniyete kazandırdıklarını işaret etme noktasında çoğunlukla belirleyicidir. Tıpkı artık beylik hâle gelen yoğurt-ayran kelimelerinin yabancı dile geçişine karşılık, telefon-televizyon sözcüklerinin tüm dünya dillerine geçmesi gibi. Lâkin burada bahsedilen kültürel çöküş, ikame yabancı kelimeler kullanmanın da ötesinde konuştuğu dilde kullanılan kelimelerin anlamını daraltmayla ilgilidir.

Bizler için il kelimesinin yurt anlamı artık daralmıştır. Daralmakla kalmayıp aynı zamanda el olmuş ve kelimenin diğer anlamı olan “yabancı” daha çok sahiplenildiğinden yurt, ülke kavramına da yabancı kalınmıştır. Kavramı en eski anlamından mülhem şekliyle kullanmanın toplumsal yaşam normlarımıza verdiği şekil noktasında ayrıca değerlendirilmesi gerekir. Günümüzde unutulmuş veya söylendiğinde ihtiva ettiği anlam çok önemsenmeyen bir atasözü etrafında bu şekillenmeyi görebiliriz:

“İl gider, töre kalır”.

Aslında çok basit ama kültürel kodlarımızın en mühim ayrıntısını anlatır bu durum bize. İl, yurt Türk toplumu ve kültürü için muazzam önem taşır. Bozkırın zorlu hayat şartlarında varlık sahasının sürdürülebileceği topraklara sahip olmak mecburiyettir. Dayatılan mecburiyet devamında kutsallığı getirmektedir ki, konar-göçer bir topluluk da olsa yurt kavramı kutsaldır. Belki bu kutsallığın sebebi mezar kültüne sahip bir millet olarak atalarımızın mezarlarına kutsallık atfedişimizin, bu sebeple onların gömülü oldukları toprağın kutsallığının bir yansımasıdır. Dedelerimizin mezar taşlarını okuyamadığımız (!) çağdan üç bin yıl geriye giderek, dedelerinin mezarlarını tahrip ettiği için o ana kadar savaşmaktan kaçan İskitlerin, Pers hükümdarı Dara’ya (Darius) yeryüzünü dar ettiğini bilirsek, bu kutsallık daha da büyük anlam kazanacaktır.

Düşünün ki il, yani kutsal olan yurt bile gittiğinde, törenin ayakta kalması gerektiğini düşünen kültürel kodlara sahipken şimdi yazık ki bu noktadayız. Eskiler romantizmi yapacak değilim. Teknolojinin, imkânların, yaşam sürelerinin hep ileriye devindiği noktada olduğumuzun da farkındayım. Hatta bu özlü atasözünün var olduğu çağlarda bile çok kere törenin alaşağı edildiğine dair vesikalar getirecek muhalif fikirlerle hemfikirim.

Ancak burada ele alınması gereken şey bu sözün fiili yansımasından ziyade sözcüğün varlığında oluşan idea, idealdir. Kültürel kodlarımızın ulaşmak istediği kutsallık, uğruna savaştığı yurdundan da değerli olan töresi, yasasıdır. İli el olmuş, yurdu yabancı olmuş; yabanın, yâd olanın elinde biçâre düşmüş toplumumuzun töresi de artık ilin değil elin töresi değil mi?

Medeniyet yarışında öne geçmek marifeti uğruna kendi kültürel kodlarını, yaşam mücadelesini, toplumsal ve bireysel özelliklerini hiçe saymak hak değil. Sadece başkalarından iktibas edilen yasaları güncelleyerek hakkı, adaleti sağlayabileceğine inanmak, her bir yasa maddesini ayrı bir fidan gibi özenle kültür toprağına ekip boy vermesini sağlamak dururken, yasa maddelerini torbaya atıp, tombala oynar gibi kanun çıkarmakla törenin kalıcılığı sağlanamaz. Yasama faaliyeti aynı zamanda bir toplum inşa etmenin anahtarıdır zira. Bunu yapabilmek için de dili doğru kullanmak ve herkesin söyleneni anlamasını sağlamak marifettir. Marifet iltifata tabi olsa da önce ortada iltifat edilebilecek bir eylem, bir hakikat bulunması gerekir.

Zira ne kadar umursamayıp göz ardı etsek de kültür toplumun mayasıdır. Kültürü yaşatmak uğrunaysa hep unuttuğumuz zincirleme hakikatler bizleri ele geçirir. Töreyi torbaya koyanın, dili bozulur. Dili bozulanın ili el, eli boş, yurdu “yâd eller” olur.

 

 

 

  • Porsuk Kültür Kasım 2020 sayısında yayımlanmıştır.

En Çok Okunanlar

Diğer Başlıklar

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz