Geçen ay Türkiye’nin gündemi “Mustafa” belgeseliyle o kadar meşguldü ki, ondan çok daha başarılı, çok daha doğal ve çok daha gerçek bir belgeselin başarısı gözlerden ve kulaklardan uzak tutuldu. Kurtuluş Savaşı gazileri Ömer Küyük, Yakup Satar ve Veysel Turan’ın hikayeleri yüreklerimizin en derinde kalan, en dokunulmadık noktalara dokunmayı başarıyor. Aslında bu bir belgesel değil, film olarak niteleniyor. Fakat bence her iki vasfa birden sahip. Nesli Çölgeçen’i Züğürt Ağa ve Selamsız Bandosu’ndan sonra bu projede görmek ve gözlerimizin önünde akıp giden görüntülerde en ufak bir yorumun olmaması çok enteresan ama aynı şekilde çok etkileyici. Ömer, Yakup ve Veysel dedelerimizin günlük yaşantılarına bakıp geçerken bir yandan onların ağzından hatırlayabildikleri kadar Kurtuluş Savaşı anılarını dinliyoruz.
Doğallığı ise gerçekten takdire şayan. Nesli Çölgeçen gazilerin hepsi ile epey zaman geçirmiş. İyi hazırlanmış bir film ve bu zamana kadar onları bırakın tanımayı, varlıklarından haberdar olmadığımız gazilerimizi bir ömür boyu unutturmayacak bir eser hediye ediyor bizlere. Ömer dedeye bakarken yüzünü hiç görmediğim dedem geliyor aklıma. Annem ve teyzemden nakledilen kurtuluş savaşı hikayelerini, doğu cephesinde Bakü’ye kadar gidişini, en yakın arkadaşını sabah donmuş bir şekilde buluşunu ve bir tarhana çorbası için tüfeğini sattığını ağlayarak anlatışını dinliyorum hep.
Son Buluşma’da da gazilerin çocukları hep, onlar bu hikayeleri anlattığında dinlemediklerini kıymetlerini bilemediklerini ve benzeri şeyleri vurguluyorlar. Kimbilir kaçımız dedelerimizden çocuklarına onlardan bizlere nakledilen bu hikayeleri nasıl dinledik veya ne kadarını hatırlıyoruz. Gazilikleri ile birlikte onların bu ülkenin tarihinin canlı şahitleri olarak ne kadar önemsenmesi gerektiğini, ne kadar dikkate alınmaları gerektiğini nasıl unutuyoruz acaba. Geçen zaman dünyayı hallaç pamuğu gibi dağıtırken bizleri de en eski ve yüce değerlerimizden ne kadar hızlı uzaklaştırıyor hiç düşünüyor muyuz acaba?
Ömer dedenin sağlık durumunun da diğer gazilerden iyi olması sebebiyle çok sık boy gösterdiği bir film izliyoruz. Onun elma toplayışını, ceviz kırışını, samimi konuşmalarını, evi dururken çocuklara okul yaptırmak için yörenin ileri gelenlerinin kapısını o yaşına rağmen aşındırmasını ibretlik bir vesika olarak gözlemliyoruz. Sıhhiye onbaşı Veysel silah yok, ekmek yok diyor. Gözlerim yaşlara boğuluyor. Bütün yokluğa rağmen nasıl bir inançla savaştıklarını gözlerinde ki yorgunluğa rağmen aşkla anlatıyorlar. Arada Yakup dedeye gelen bir mektubu dinliyoruz. Her şey o kadar normal ve doğal bir şekilde akıyor ki, öylece müdahalesiz saygılı bir sessizlikle izlemeye devam ediyoruz.
Aslında böyle bir çalışmanın niye bu zamana kadar yapılmamış olduğunu soruyorum kendi kendime. Ömer dedenin Anıtkabir’de Atatürk’e bırakılan çelenge dokunmak için eğilişini, Veysel dedenin sakalını tararken ki kelimelerle anlatılamayacak vakarlarını izliyorum. Gerçekten böylesine ağladığım ama aynı şekilde beni tebessüm ve kahkahalar içinde bırakan bir şey izlemedim diyorum kendi kendime.
Gazi dedelerimizin birbirleriyle olan ilişkileri, unutkanlıkları, yaşlarının verdiği işitme sorunları bile seyirciyi filme bağlıyor. Ömer dedenin diğer arkadaşlarını ziyaretini takip ederken yavaş yavaş sonuna geliyoruz filmin. Açıkçası hiç bitmesini istemiyorum. Öyle bir cümleyle bitiyor ki film, yutkunamıyorum. Ömer dede “çek bakalım çek bir daha bulabilecek misin beni” diyor. Salondan çıkarken aklımda gazi dedelerin birbirlerine “hakkını helal et” demesi geliyor. Hakkınızı helal edin diyorum içimden.
Uzun süredir, böylesine içten kahkaha attığım ve boğazımın böylesine düğüm düğüm olduğu, göz yaşlarımı birkaç defa sildiğim, gerçekçi, doğal ve abidevi bir eser izlememiştim. Aklıma ilk olarak televizyonlarda Mustafa belgeselinden çıkarken ağlayan insanlar geldi. Ben o belgeselde ne ağlayacak, ne hüzünlenecek, ne de neşelenecek hiçbir şey bulamamıştım. Halbuki gerçeklere, hem de gözlerinin önünde akıp gidiveren gerçeklere ağlamak ne kadar zor, ne kadar hırpalayıcı bir duygu. Filmin afişinde yazan yazıyı daha iyi anlıyorum. Çünkü şu an itibariyle yazıyı yazarken bile burnumun direğini sızlatan film “Gerçek bir kahramanlık öyküsü”
* Bu yazı e-dergi olarak çıkan Sinemalife Kasım 2008 sayısında film kritiği olarak kaleme alınmıştır.



