“Sırtını güneşe çevirirsen, gölgeni görebilirsin ancak”Halil Cibran
Geçen ay ki yazının, çok ufak da olsa bir fırtına koparabileceğini hiç düşünmemiştim. Yazının tepki alması sevindirdiği kadar, anlaşılmamış olmak veya kavramlar konusunda asgarî müştereklerde birleşememiş olmak açıkçası bir hayal kırıklığı yarattı. Bir şey anlatmak isteyen kalem sahibinin, bahsettiği kavramları tüm manalarıyla idrak edilemezken, o kavramın içerdiklerini tartışabilmek pek mümkün değildir çünkü.Dolayısıyla, insanın yazarken, kendi yazdığı ve anlam yüklediği kelimeleri karşı tarafın da aynı birikim veya düşünce sistemiyle idrak edeceğine inanmasının en büyük hata olduğunu bu ayki yazımla kavradım.
Kavramları idrak konusundaki en bariz farklılığımız, kelimenin ihtiva ettiği anlamı tartışmaya açmaktı. “… hayaldir” demek ile “… asla gerçekleştirilemez” demek arasında geniş uçurumlar olduğunu, en azından benim böyle düşündüğümü belirtmem gerekirdi diye düşünüyorum. Hayaller gerçekleştirilebilecek, gerçeğin nüvesini teşkil eden duygu ve düşünce durumunu anlatır bana. Hakikat ise ana anlamından ziyade, felsefi anlamda bir gerçekliğin zihindeki projeksiyonu olarak belirir. Bu anlamda benim nazarımda Turan hakikattir demek ile, Turan bir hayaldir veya bir idealdir demek arasında hiçbir farklılık yok.
Tam da bu sebeplerle Turan bir ütopyadır. Yani henüz gerçekleştirilmemiştir. Bir gün gerçekleştirilebilir. Hatta gerçekleştirmek anlamında hayal sahiplerine “ideale erişme” saikiyle bir motivasyon kazandırır ütopyalar.
Ütopya olduğundan bahsettiğim “Turan” kavramı konusunda itiraz sahipleri ile anlaşamadığımızı fark ettim. Her ne kadar benzer bir hatayı, yazının ilk halinde yapmam üzerine Ragıp Abi tarafından uyarılmak suretiyle yazı içeriğini değiştirsem de, vardığım sonuçlar bir noktada birbirinden farklıydı. Bahsettiğim Turan kavramının içerisinde sadece Türk soylu topluluklar değil, Macarlar, Japonlar, Finler, Koreliler gibi kendi iç yapılarında Turan tartışması yapan topluluklar da söz konusuydu.
Hazır bu cümleyi kurmuşken, Sinan Levent tarafından hazırlanıp, Tarih Vakfı Yurt Yayınları tarafından yayınlanan Japon Turancılığı isimli kitabı örnek gösterebilirim. En azından en geniş anlamıyla bahsetmiş olduğum Turan’ın bir parçasına dair fikir sahibi olunması için başta itiraz sahipleri olmak üzere, okurların bu eseri tetkik etmesinin faydalı olacağı görüşündeyim.
En geniş anlamını kullanıyor olsam da, anladığım kadarıyla Turan kavramı ele alındığında çoğu insan Ömer Seyfeddin gibi düşünüyor. Seyfeddin’e göre kurulacak Turan Devletinin Müslüman Türklerden müteşekkil olması gerekiyor ki, bu husus kavramın çemberini olabildiğince daraltmakla birlikte Altay, Hakas, Gagavuz Türkleri gibi unsurları kökten reddetmeye kadar gidiyor.
Ömer Seyfeddin’in Turan ile ilgili görüşleri şu an aynı yayınevinden baskısı olup olmadığını bilmekle birlikte Çağrı Yayınları tarafından yayınlanmış, Osmanlıcası ile birlikte toplamda 40 sayfalık bir metin. Doğrudan kitap demiyorum, zira Ömer Seyfeddin’in Turan hakkındaki görüşleri on sayfayı geçmiyor.
Bununla birlikte Turan’ı bir Türk mefkûresi olarak tanımlarken “Asya’da birbirine bitişik olarak yayılmış olan Türk illerini Osmanlı Bayrağının gölgesine toplayarak büyük ve kuvvetli bir ilhanlık teşkil etmek” cümlelerini kullanıyor.
Turan yazısı ile ilgili aldığım eleştirilerden birisi de, Turan’ın hayal olduğunun farkında olunmasına karşın, gerçekçilik adına bundan vazgeçmenin zararlı olduğu yönündeydi. Gerçekçilik adına Turan’dan vazgeçmek gibi bir çıkarımda bulunmadım aslında. Aksine felsefi anlamda bir hakikat olan Turan’ı gerçek hale getirebilmek için uğraşacak insanların çabalarını canlı tutan bir ütopya olduğunu vurgulamaya çalışıyordum.
Her ne kadar, insanı gerçeklere ulaştıranın, kurduğu hayallerin bir sonucu olduğunu bilecek yaşta olsam da, günümüzdeki maddi gerçekliği dışlayarak “var olmayan bir ülke” hayalini, “var olması mümkün bir gerçeklik” gibi algılamaya karşıyım.
Peki geniş kapsamlı Turan’dan daha gerçekleştirilebilir olan birliğe, yani daha doğru ifadeyle Türk Birliği (Pan-Türkizm) kavramına konuyu indirgediğimizde, yine tek seferde böyle bir birliğe hayal diyebilir miyiz?
Bu konudaki görüşlerimi anlatabilmem ve anlayabilmeniz için belki bir miktar düşünce sistemi değişikliğine ihtiyaç duyabiliriz. İşte son kitap da burada devreye giriyor. Eric Hoffer’ın Plato Film Yayınları tarafından yayınlanmış meşhur Kesin İnançlılar adlı kitabını “kendi görüş ve inançlarını mutlak gerçek” addeden arkadaşlar için öneriyorum.
Çoğu insan bu iddia kendisine yöneltildiğinde bundan rahatsız olacak ve kabul etmeyecektir. Oysa kuvveden fiile indirgenemeyen Türk Birliği fikirlerini, ateşli şekilde savunanlar da bu mutlak gerçekliğin dışındaki hiçbir gerçekliği, düşünceyi, inancı kabul etmeyenlerdir. “Yeni bir dünya yaratma keşmekeşine korkusuzca atılırken” bütün Türklerin “bir gün mutlaka birlik olmak mecburiyeti hissedeceği” gibi dışarıdan dolu gözükse de temelde doldurulmaya muhtaç boşluklara sahip bir fikre körü körüne inanmak bir birlik oluşturabilmek için yeterli değildir.
Bu tip bir birlik fikrini, Seyfeddin’in düşünce iklimi çerçevesinde düşündüğümüzde ütopik olmasa dahi gerçekleştirilebilir bir proje olarak nitelendirmek en doğrusu olacaktır. Bu birliğin tarafı olacak toplulukların milliyetçi saiklerle hareket etmesi tek başına yeterli değildir. Birlik fikri tek ideale bağlansa da, onu gerçekleştirebilmek için dini inançlar, kültürel yapı, meyledilmiş sosyal yapılar gibi pek çok dinamiğin birliğe dâhil olacak her unsur için aynı işlerliğe sahip olması elzemdir.
Türk kelimesine yüklenen anlamın, her coğrafyada aynı karşılığı bulup bulmaması ve tarihi geçmiş sebebiyle kendi kültür değerleri içerisinde farklı milletlerden iktibas edilerek genişletilen ve/veya değiştirilen kültürel eğilimleri ortak bir noktada buluşturmak esaslı bir sorundur.
Bununla birlikte, Turan veya Türk Birliği gibi bir tarafıyla romantizm içeren ideallerin, zehirli bir tarafı olduğunun da kabulü gerekir. Henüz kendi iç birliğini tesis edememiş toplulukların, çok daha büyük birliklerin hayaliyle meşgul olması, dört tekerlekli bisikleti kullanamayan bir çocuğun kamyon sürebileceğine inanmasıyla eşdeğerdir.
Yine de Türk Birliği fikri, doğru siyasi adımlar, samimi dış politika adımları, yoğun kültürel benzerlik, ortak Türkçenin kullanımının yaygınlaşması, doğru ekonomik modellerin ve genel, geçer, sürekli, kişilik dışı bir hukuk ve inanç yönetimi ile rahatlıkla gerçekleştirilebilir.
Buna karşın, fiili durumda güneyindeki Irak ve Suriye Türkmenlerini, Güney Azerbaycan’da Türkçe eğitim almaları yasaklanan Azerbaycan Türklerini, Doğu Türkistan’daki Uygur Türklerini sosyal ve siyasi mülahaza ve münakaşalarının içerisinde tutmayı dahi başaramayan ve bu durumda bir dış politika bile üretemeyen bir ülkede yaşayan ve bunu değiştirmeye gücü olmayan insanlar için değil Turan, Türk Birliği dahi hayaldir.
Elbette, hayaller gerçekleştirilmek içindir. Ancak neyin gerçek, neyin hayal olduğunu idrak edebilmek ve bir birlik için atılması gereken ilk adımı atmak da, genel olarak kapsadığı tanımdan azade tuttuğum ve töre, erdem, kültür gibi manevi tanımların içerisine hapsettiğim ideal “Türk”ün feraseti olmalıdır. İşte o zaman hayalden, hakikate; hakikatin bağrından gerçeğe adım atacak dayanma gücünü bulabileceğiz.
Peki ilk adım ne olmalı? Onu da Eylül ayında tartışıyor olacağız.



