Sinemada Tarihi Filmler



Tarih, insanlar için istismar edilmeye en müsait sosyal bilimler arasında başı çekiyor olsa gerek. Bir disiplin ve metodu olmasına karşın, sonuçta eldeki veriler kurgulandığı için belki de akademik hikâyeler dahi diyebiliriz. Ne şekilde olursa olsun, günümüze kadar intikal edebilmiş tarihi vesikaların çoğu zihinlerimizde bir tarih canlandırmaya yetmediği gibi çok akademik düzeyde kalarak anlaşılmaz hâle de gelebiliyor. Bu bağlamda tarih hakkında etraflıca malumat edinmek isteyenler için makale okumak, kitap okumak ve araştırmak hassasiyeti gerekir. Bu toplumumuzda pek cari bir alışkanlık olmadığı ve okumak zor geldiği için kısa yoldan tarih öğrenmek ve aynı zamanda keyifli vakit geçirmek isteyen izleyici için sinema salonları bir tarih tedrisat merkezi haline gelmektedir. Tarihi hikâyelerin kurgu sıkıntısı çeken sinema için olmazsa olmazlardan biri olduğu her makul birey tarafından kabul edilebilir. Bu önermeyi doğrulamak için bazı filmlerin başarısını ele alacak olursak; Ben-Hur’un 11 Oscar ödülü alarak, Titanik ve Yüzüklerin Efendisi: Kralın Dönüşü filmleri ile birlikte en fazla Oscar heykelciği kazanması, Spartacus filmine verilen 4 Oscar ödülü ve bu iki yapımın 1959-60 yılı yapımları olduğunu hatırlamamız gerekir. Bu basit olduğu kadar yetersiz görünen ölçüt tarihi filmlerin neticesinde beklenilebilecek başarıyı yönetmeni, yapımcısı, oyuncusu ve izleyicisine yansıtmakla sabit görülebilir.

Fakat, pek çok başarılı yapım arasında tarihi filmlerin öne çıkmasının belirli sebepleri olduğunu da göz önünde bulundurmak gerekir. Öncelikle tarihi film hazır bir hikâyeyi dilediğiniz gibi kurgulama avantajı verir. Yapımı savunulan görüşün tarihi kaynaklarına dayandırarak çekebilir, hatta tarihi hususları araştırmaktan kaçınan sinema izleyicisinin fark etse bile çok üzerinde durmayabileceği uydurma tarihi anektodları “neticesinde bu bir kurgu” alt başlığıyla filme yedirebilirsiniz. Tarihin sinemaya uyarlanmasının avantajı bu hususlarda bilgi sahibi olmayan izleyicinin gözünde tarihi canlandırmak ve edinemediği bilgiden duyduğu endişeyi gidermekle gelen alkışlar olabilir. Olumsuz yönü ise tarafgir ve alternatif bir tarih yaratmak suretiyle medeniyetler arasında gittikçe incelen ipin kopması ve ayrışmayı körükleyecek bir faktör haline gelmesidir.

Böyle bir durumda, elinde tarihi sinemaya uyarlama gücü ve imkanı bulunan tarafların bu filmleri birer propaganda malzemesi olarak kullanması kaçınılmaz bir hâl alacaktır. Hele ki imkanları, milyonlarca insanın perdede veya ilerleyen dönemde bu sayının çok daha fazlası izleyicinin televizyonlarında keyifle izleyeceği özenli yapımlar olduğu düşünülürse, daha bize ne anlatılmaya çalışıldığını fark edemeden, o mesajlar çoktan alınmış olacaktır. Sinemanın tarihi bu tip propaganda metinleri içeren filmlerle doludur. Hollywood gibi büyük bir sinema endüstrisi açısından bu filmlerde en büyük handikap, ABD’nin mitolojisi olan, antik çağlara dayanan bir tarihi metasının olmamasıdır. Bu açığı kapatma yolunu ise hızlıca bulmayı başarmışlardır. Avrupa’nın özellikle Küçük Asya’nın tarihine yönelerek kapatmaya çalıştıkları bu açık, aynı zamanda güncel siyasi mesajlar vermekte de kullanılmıştır. Arşivleri tararsanız, Helenistik çağın unsurlarına dayalı çok sayıda film bulabilirsiniz. Elbette bu filmlerin oluşmasının yegâne sebeplerinden birisi de bölgenin kurgusal açıdan inanılmaz bir zenginliğe sahip oluşuyla alakalı olabilir. Bununla birlikte sadece Helenistik çağ değil Mısır uygarlığı da sinema için büyük kaynak sağlayan tarihi doneleri içermektedir. Fakat burada  yapımcı ve yönetmenlerin tarafgirliğine şahit olmak da mümkündür. Görece çok daha eski kökenlere ve daha mistik ögelere; dolayısıyla kurgusal anlamda daha zengin yapımlar oluşturmaya müsait bir kısım uygarlığın tarihi sahnelerde yerini alamamakla birlikte, yer verilen yapımlarda da öcü, umacı veya karanlık taraf olarak lanse edilmektedir. Sinema bir yönüyle algı yaratma ve yönlendirme silahıdır.

Tarihi filmleri, özellikle ve çoğunlukla Hollywood yapımı olanları mercek altına alarak daha açıklayıcı bir yorum getirebileceğimi sanıyorum. Mel Gibson’ın hem yönettiği, hem de başrollerinde oynadığı Cesur Yürek (Braveheart) filmi, günümüz seyircisinin tarihi filmlere ve dolayısıyla tarihi sinemadan öğrenmeye olan ilgisini üst seviyelere çıkartan yapımlardan biri olarak kabul edilebilir. Filmin girişinde arz-ı endam eden “Tarih kahramanları asanlar tarafından yazılır” cümlesi aynı zamanda resmi tarihe alternatif yaratmanın Hollywood’un misyonlarından biri olduğunu varsayabiliriz. Aslında diğer emsallerine göre nispeten daha objektif olmaya çalışmıştır bu yapım ancak İskoçları yüceltirken, İngilizleri aşağıya çeken şairane bir anlatımla süslendiği de gerçektir. Resmi tarihin kayıtları Robert Bruce ile Wallace’ın arasında siyasi bir çekişme olduğunu bildirmekle birlikte, sonradan İskoç Kralı olacak I. Robert asla Falkirk savaşına katılmamış diye kayıt düşülüyor. Oysa izleyicilere göre, I. Robert, Falkirk savaşında William Wallace’a ihanet etmişti değil mi? Esasen siyasi farklı hiziplerin başında olan bu adamlarla ilgili film o kadar etkili olmuş ki, İskoçya’dan çok uzaktaki memleketimizde bile İskoç tarihi bu filmdeki verilere göre bilinir hale gelmiş durumda. Demek ki tarih algıyı iyi yönetenler tarafında yazılıyor. Tarihi filmler konusunda sabıkalı, çok tartışılan bir diğer yapıma bakmak istersek, Colin Farrell’in başrolünde oynadığı İskender filmini ele alabiliriz. Tarihi veri anlamında büyük ihtilaflardan biri olan İskender’in Makedon mu yoksa Yunan mı olduğu tartışmasına bu film kendince bir nokta koyarak Helen bağlarını tesis etmiştir. Bizim tarihi malumatımız İskender’in Makedon bir kral olup Yunan site devletlerini kendi bayrağı altında topladığı yönündedir. Ancak tarihin, siyaseten algı yaratma bağlamında beyaz perdede değişmesi ilk defa gördüğümüz bir husus değil.

Daha da ileri gidersek, hem tarihi, hem de mitolojik altyapısı olan Thermopyhlai Savaşını anlatan bir grafik romandan uyarlanarak çekilen 300 filmi ise beyaz perdelere düştüğü dönemde ortaya çıkardığı eşcinsellik, doğu-batı çatışması gibi konularla, sinemanın toplum yaşantısı ve kültürler arasında tartışma yaratmak da ne kadar etkili olduğunu göstermektedir. Grafik romandan uyarlanma vasfını bir kenara bırakıp, tarihi verilerin karşılaştırılması kapsamında incelendiğinde 300 sinema tarihinin en şüphe uyandıran filmlerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. 300, içerik olarak grafik çizgi roman uyarlaması olarak sunulmaya çalışıldıysa da, kurgusunda yer alan tarihi, mitolojik olaylar ve çekildiği dönemde yükselen ABD/İran gerilimi bu filmi mercek altına almayı gerektirmektedir. Hollywood’un kâh kendi yakın tarihi, kâh başkalarının antik tarihi ile olsun sunmaktan hoşlandığı bir anlayış mevcuttur. Yoğun alt mesajlar içeren, propaganda kokan filmler konusunda da çok sabıkalı bir sinema endüstrisi olduğu yönünde bir ön kabulüm vardır. Filmlerdeki bilinçli veya bilinçsiz tarihi yanlışlıklar ve saptırmalar bir yana, yapılmakta olan en büyük hata, günümüz demokrasi ve özgürlük anlayışının dinamikleri üzerinden, geçmişi yorumlamaya, günümüzü geçmişte cari kılmaya çalışmaktır. Hatadır çünkü dönem toplumlarında kölelik, otokrasi, insan haklarını kısıtlayan yasalar vardır. Bunların varlığına rağmen, bu filmler üzerinde verilmeye çalışılan demokrasi ve çağdaşlık mesajları veya medeniyetler ayrışmasını körükleyebilecek çıkarımlar sadece kendi çağımızı ifsad etmemize sebebiyet verecektir. 300 açısından baktığımızda Persler, siyahi ırktan olmadığı hâlde, tuhaf biçimde Darius siyahi gösterilmektedir. Ayrıca Thermopylai Savaşındaki tarihi veriler ve orduların sayıları saptırılmış, ortaya bir fiyasko çıkarılmıştır. Tarihi verilerin gerçekliği açısından, filmin çıktığı tarihte görüşleri alınan Prof. Dr. İlber Ortaylı, filmle ilgili şu cümleleri kullanmıştır:

“Tarihsel olarak film çok kötü, tarihle hiçbir alakası olmayan berbat bir film. Çoluk çocuğun bu filmi seyretmesi son derece sakıncalı. Bizim gençlerimiz zaten tarih bilmez, bu tür filmleri izlerlerse tarihi iyice yanlış öğrenirler. Çünkü bu filmin tarihsel gerçeklerle uzaktan yakından bir alakası yok.”

Bir diğer tarih profesörü Prof. Dr. Mete Tunçay ise filmin Yunan şovenliği yaptığını iddia ederken çok ilginç bir anekdotu da aktarmıştır:

“Kral Leonidas, ‘felsefeci ve oğlancı (boy-lover)’ Atinalıların bile reddettiği, Perslere boyun eğme önerisini kendilerinin haydi haydi geri çevireceklerini söylüyor. Oysa, Sparta askerlerinin yiğitliklerinin, eşcinsel çiftler halinde savaşırlarken birbirlerine gösteriş yapma isteklerine dayandığı rivayet edilir.”

Bunların yanında bahsi geçmeyen önemli bir diğer husus; Perslerde kölelik sisteminden dem vurulurken, küçük çocukların yetiştirilişleri hasebiyle çocuğa şiddeti özendiren insan hakları ihlallerinin görmezden gelinerek Sparta’nın özgürlüğe aşık bir toplum olarak vurgulanışıdır. Filmi izleyip çıkan ortalama zihniyetteki seyircinin kafasında, Doğudan gelenin işgalci, Batıdakinin ise hep hukuk ve özgürlük için direnen olduğu alt mesajının yerleşmesinden daha doğal bir sonuç yoktur. Nitekim, ABD/İran arasındaki gerilimde, bu filmin İran’a karşı yürütülmüş bir propaganda faaliyeti olduğu ve karakter eşleşmelerinin kurduğu cümleler üzerinden bir soğuk savaş hamlesi olduğu da o dönemde tartışılmıştır.

Tarihi ele alan yapımların dışında, mitolojinin verilerini de eğriltip büken, değiştiren ve bunun “kurguyu gerçeğe yaklaştırmak” amacıyla yapıldığını iddia eden yapımları da mercek altına almalıyız. Brad Pitt, Orlando Bloom’lu meşhur kadrosuyla dikkatleri çeken Truva’ya(Troy) baktığımızda Homer’in İlyada Destanını tam anlamıyla yansıtmayan bir biçimde kurgulandığını söyleyebiliriz. Destan metinleri doğrultusunda bakıldığında göze batan hata/değişiklikler mevcuttur. Örneğin, filmde Odysseus savaşa katılmayı istememiştir. Fakat destana göre bir hile bu savaşa katılmıştır. Ayrıca kuzeni değil ama Aşil’in 15 yaşında olduğunu ve komuta ettiği Myrmidon’ların kendisinin değil, babasının komutasında olduğunu ve Hektor ile Aşil arasındaki kapışmanın filmde aktarılandan çok çok farklı olduğunu bilmekte de yarar var. Çünkü yapımda bu ayrıntılar tamamıyla pas geçildiği gibi miti, tarihsel bir metne çevirme çabası yoğundur. Zira Yunan Mitolojisi ve İlyada Destanının vazgeçilmez unsurları olan Tanrıların savaştaki rolünden ve yaptıklarından hiç bahsedilmemiştir. Bu anlamda mit, gerçeğe evrilmiş, sinema kendi tarihini yaratıp araya bununla ilgili dilediklerini serpiştirmekte beis görmemiştir. Antik Yunan tarihi ve mitlerini bir yana bırakırsak, Hollywood’un Antik Mısır tarihini de blockbuster tabir edilen gişe rekortmeni, bol aksiyon soslu filmlerinde harcadığından da bahsedebilirim. Antik Mısır dönemi, insanlığın kendi geçmişini anlamlandırması hususunda perdesi aralanmayı bekleyen bir gizemken, sinemanın yarattığı algıyla bu dönem bir lunapark eğlencesine, hiç var olmadığı düşünülsün istenilen fantezilere dönüşmüştür.

Hollywood yakın tarihteki pek çok olayı bile siyasi propaganda ve algı malzemesine çevirmişken, biz daha eski tarihlerdeki, dönemsel mesajlar ve hatalar içeren filmlerle devam edelim. Cennetin Krallığı filminin, Hollywood’un Kara Şahin Düşüyor filmi ile yakın tarihi saptırmakta inanılmaz başarılı olan yönetmenlerinden Ridley Scott tarafından çekileceği söylendiğinde, en büyük tartışma dönemin Kudüs’ünü nasıl atacağı yönündeydi. Bir cenahın beklediği gibi, karşı tarafı, Müslümanları rencide etmeyen, doğrudan aşağılamayan bir film olmadı. Daha çok, dönem tarihi tek tarafın bakış açısından izleyiciye sunuldu. Filmin olaylara Hıristiyan kaynakları doğrultusunda bakması ve “Saladin” karakterinin Batı kaynaklarında adil resmediliyor olmasının bunda payı var elbet. Bununla birlikte tarihi bilgi anlamında ufak tefek gözüken hataların üzerinde durulmadı bile. Oysa ne diyordu meşhur retorik: “Şeytan ayrıntıda gizlidir.” Hıttin Savaşında uygulandığı tarihi kaynaklarda da geçen, Türklerin meşhur savaş taktiği olan Turan taktiğinin (Kurt Kapanı) yabancı bir yapımda görülmesi, hamasi duygularımızı okşasa da, objektif tarihi verileri elde etmek adına umut verici değildir. Çünkü, Kral Guy’un çöle orduyu çıkartması için üzerinde inanılmaz baskı yaratan Kudüs’teki Yahudi topluluktan bahsedilmemiş olması, Hıttin Savaşının gerçekleşme sebeplerinden birini yok sayması sebebiyle olanları eksik anlaşılmasına sebebiyet vermiştir. Dönemin kaynaklarında Tapınak Şövalyelerinin, Kudüs’ü fethetmek için akın akın gelen haçlı ordularına uyguladıkları tuhaf vergi ve yükümlülükler, hatta Şövalyelerle bu gelenler arasında yaşanan ve haçlıların katliamları ile sonuçlanan çatışmalardan hiç bahsedilmemiştir. İslam dininin ibadetleri hakkında yeterli araştırma yapılmadan bunların yansıtılması daha da ilginçtir. Örneğin aynı kadraj içerisinde namaz kılanların farklı taraflara(kıblelere) yönelerek namaz kılması, ezan okunduğu sırada ibadetin gerçekleştrilmesi gibi hatalar, İslamiyet hakkında yüzeyselin bir tık üzerinde bilgi sahibi olan bir danışman tarafından dahi düzeltilebilirdi. Hadi komplo teoriciliği oynayalım. Belki de düzeltilmek istenmemiştir. Bu ve bunun gibi ayrıntılarda yer alan hatalarla ilgili hem Cennetin Krallığı’nda, hem de pek çok başka filmde sayfalarca örnek sunabilirdim. Fakat, maksat hataları bulmaktan ziyade, anlayışın istikametini kavramak olduğu için bu noktada inceleme kısmını bitirebiliriz.

Bu tarihi yanlışlarla örülü filmler, tarihi az ya da hiç bilmeyen neslin kafasında, yeni, kurgulanmış ve görece yanlış bilgilere dayanan alternatif bir tarih oluşturmakta birebirdir. Tabii yapımcıların temel maksadı öncelikle para kazanmaktır. Zira tarihi filmler gerek savaş sahnelerinin görkemi, gerek anlattığı döneme ilişkin zihinde canlandırmayı kolaylaştıracak görsel metanın olmayışı, gerekse de sahip olduğu senaryo zenginliği sebebiyle izleyiciyi mutlak surette gişeye çekmekteler. Ancak paranın dışında başka amaçların da olabileceğini unutmamak gerekmektedir. Huntington’ın Medeniyetler Çatışması tezine beyaz perde yönüyle hizmet eden bir anlayışın var olabileceğini, hatta var olduğunu kabul etmek mümkündür. Bir çoğumuz bunu sanat olarak görebilir, sadece bir kurgu diyerek geçiştirebiliriz. Fakat elde edilen verilerin kasıtlı olarak tahrif edilmesi, yapılan bariz tarihi hatalar ve uzmanlara danışmadan hazırlanan tarihi yapımların mevcudiyetini koruması, şahsen bu yapıtların “sadece film” olduğunu düşünmeme engel olmaktadır. Zaten kendi tarihini sinemaya yansıtmakta başarısız bir toplum olarak, üzerine tarihimizi hatalarla doldurulmuş bir şekilde, başkalarının hazırladığı yapımlardan öğrenen bir gençliğe sahibiz. Bu aynı zamanda sinemamızda yansıtılmayı bekleyen tarihi ve kültürel zenginliği yok etme riskini de taşımakta. Bu sebeple, kendi tarihimizin, kendi sinemamızda devasa yapımlarla boy ölçüşebilmesini istiyorsak, öncelikli olarak kendi tarihimizi sonrasında ise genel tarih okumalarını arttırmalı ve öğrenmeliyiz. Yoksa, başkaları gelip yakın tarihimizde gerçekleşen olayları dahi, başkalarının dayattığı tarih haline getirebilir ve bizler de fark etmeden kendimizi bu yapımları alkışlarken bulabiliriz.

Bu yazının bazı bölümlerinde değişiklik yapılmış, düzenlenmiş haliyle sunulmuştur;

Yazının yayınlanmış orjinali için:

http://www.sinemalar.com/haber/97/Sinemada-Tarihi-Filmler/

En Çok Okunanlar

Diğer Başlıklar

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz